‘HAK’TAN ‘İHİYAÇ’A SU POLİTİKALARI


Su kültüre biçim verir, bu anlamıyla da su yaşamın ta kendisidir. Dünyamızda bugün ciddi bir su/ekolojik kriz yaşanmaktadır. Bunun en temel nedeni de kaynakların ekonomik piyasaya sahip egemen güçlerce, zora dayalı olarak halkların elinden alınarak kendi ekonomik çıkarları için alıkonulmasıdır. Çevre düşünürü ve de aktivisti Vandana Chiva kaynakların zora dayalı olarak halkın elinden zorla alınmasını bir terörizm biçimi olarak adlandırır. Shiva, yaptığı çalışmalarda süregiden Filistin İsrail sorunu gibi, günümüzün çoğu zaman etnik ve de dinsel savaşlar şeklinde maskelenen en önemli ihtilaflarının pek çoğunun, aslında kıt ve yaşamsal öneme sahip doğal kaynaklar üzerinde yaşanan çatışmalar olduğunu gözler önüne seriyor.

Aram yayınları tarfından 2003 yılında Türkçeye ‘Su Savaşları’ ismi ile çevirisi yapılan kitabında: “Su kaynaklarının,orman alanlarının, ve akifer(sutaşır-TDK)lerinin yıkımı bir terörizm biçimidir. Su dağıtımını özelleştirerek veya kuyuları ve nehirleri kirleterek yoksul halkın su erişimini engellemek de terörizmdir. Su savaşlarının ekolojik bağlamında, teröristler yalnızca Afganistan’ın mağaralarında gizlenenler değildir. Bazıları büyük şirketlerin yönetim kurulu odalarında, ve WTO’nun, NAFTA’nın koyduğu serbest ticaret yasalarının ardına gizleniyorlar. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın kuyduğu özelleştirme koşullarının ardına saklanıyorlar” (1) diyerek oldukça radikal bir eleştiride de bulunmaktadır.

1995 yılında Dünya Bankası başkan yardımcısı İsmail Serageldin,savaşın geleceğine dair; “Eğer bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşları su için verilecektir” derken yukarıda Shiva’nın sözünü ettiği yaşanacak büyük trajedilerin de habercisi oluyordu adeta. Dünyanın bir çok ülkesinde yaşanan su sıkıntılarına baktığımızda bu söylemin artık bir çıkarsamadan daha öte bir şey olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugün su ile ilgili paradigma savaşları hemen her toplumda yaşanıyor. İktidarı kontrol edenler su savaşlarını etnik veya dinsel ihtilaflar olarak maskelemeyi tercih ediyorlar.

Küreselleşme ile birlikte alınıp satılan su da bir pazar metasına dönüştürüldü. Suyun ekonomik bir mal olarak ele alınmasını açıkça öneren ilk uluslarası girişim, 1992’de Dublin’detoplanan Su ve Çevre Konulu Uluslarası Konferans olmuştur. Aynı yıl Rio’da gerçekleşen Çevre ve Kalkınma konulu BM Konfesransı’nda suyun ‘eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal, ekonomik bir mal’ olarak algılanması gerektiği belirtilmiştir. Suyun ya da su haklarının alınıp satılarak pazar değeri olan bir mala dönüştürülmesi ve değerlendirilmesinden doğan her türlü eylem ve de politika suyun metalaşması olarak ele alınabilir. Su hizmetlerinin kamu sektörürünün kontrolünden çıkıp metalaştırılmasının arkasında suyun kavramsallaştırılmasındaki dönüşüm de tamamlamıştır. Suyun bir ‘hak’ değil de ‘ihtiyaç’ olarak tanımlanması suyun metalaşması ve de bu şekliyle özelleştirilmesini meşrulaştırmıştır.

Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Bankası (DB)’na göre su insanlar için bir ihtiyaçtır. Böyle olunca da su diğer ticari mallar gibi değerlendirilip kar esasına göre sunulmuştur. Suyun piyasa malı haline getirilmesi sonucu sadece bedelini ödeyebilenler suya erişirken, gelişmiş ülkelerdeki yoksulların ve ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ olarak ifade edilen ülkelerdeki yurttaşların ise suya erişim hakkı ellerinden alınmış oluyor. Ancak liberal bir ekonomik düzende bile adalet anlayışı suya erişme eşitliğinin sağlanması ve su politikalarında yapılacak herhangi bi düzenlemenin mevcut durumda en dezavantajlı olanların refahını arttıracak şekilde yapılanması gerektirmektedir.

Günümüzde süregelen Neo-liberal politikalar sonucu DB ve IMF tarafından desteklenen Uluslar arası şirketler su hizmetlerinin yönetimini dünyanın pek çok ülkesinde ele geçirmiştir. Su endüstrisinin yıllık karı petrol sanaynin karının % 40’ına ulaşmıştır. Dünya sularının henüz sadece % 5’nin özelleştirildiği düşünülürse ne kadar büyük bir kar potansiyeli taşıdığı görülecektir. Bu şirketler suyu yaşam için gerekli sosyal bir kaynak olarak değil de pazar mekanizmasıyla yönetilecek ekonomikbir kaynak olarak görmektedir.

Oysa suyun kendisi bir insan hakkıdır. Suyun bir insan hakkı olduğu gerçeğini kendi ekonomik çıkarları için unutturmak isteyen devletlerin bu konuda önemli oranda başarı sağladıklarını da görüyoruz. Suyun mülkiyetinin suyu kullanan topluluklardan devlet ve de özel kesimin kontrolüne geçmesinde temel gerekçe hemen hemen bütün dünya coğrafyasında “zorunlu enerji ihtiyacı”olmuştur. Uzun yıllar toplulukların kontrolünde bulunan suyun eldeğiştirmesinde Dünya Bankası’nın önemli katkısı olmuştur. Üçüncü Dünya ülkelerindeki su projelerine baktığımızda bunu çok daha iyi bir şekilde görmekteyiz.

Yaşanan tehlikeli duruma dikkatleri çekmek isteyen BM Temmuz 2010 taihinde yapılan toplantıda ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya gibi 41 ülkenin çekimser kalmasına rağmen 122 ülkenin desteği ile temiz içme suyunun bir ‘temel isan hakkı’ olduğu kararını aldı. “Yaşam hakkının tam olarak kullanılabilmesi için bir insan hakkı olarak güvenli ve temiz içme suyu ile sağlığın korunması hayati önemdedir” denilen kararda, uluslararası topluma hitaben: “Herkes için güvenli, temiz, erişilebilir, ulaşılabilir su ve sağlık koruması için çabalar artırılmalı.” (2)

Suyun gasp edilmesinin en temel aracı da barajlar olmuştur.Barajlar,suyun kontrolünü yerel topluluklardan merkezi hükümetlere kaydırmanın ve nehirleri ve insanları sömürgeleştirmenin polüler aracı olmuştur. Bunun en iyi şekilde kıta Amerika’nın işgalindegörüyoruz. “Amerika’ya gelen Avrupa’lı sömürgeciler için nehirlerin sömürgeleştirilmesi kültürel bir obsesyon ve emperyal bir mecburiyetti.” (3) Kıtaya gelen Avrupa’lılar için doğaya ve özelde ise nehirlere ekonomik çıkarlar bağlamında bir değerin biçilmesi ve de bu alanların ıslah edilmeleri öngörülmüştür. Burada insanın doğa üzerinde tahakkümünün gerekliliğini ABD Reklamasyon Bürosu’nda çalışan su bilimci John Widtsoe’nun “İnsanın kaderi dünyaya hükmetmektir, ve dünyanın kaderi insana tabi olmaktır” sözünde açık şekilde görmekteyiz. Bu mantık, ‘doğayı terbiye etme’ mantığı dev barajların yapılması için meşruluk zemini yaratmada kullanılmıştır.

Günümüzde “Pek çok ülkede su hizmeti ya özelleştirilmiştir ya da özelleştirme sürecine çekilmektedir. Suda neo-liberal politikaların alt sınıflar için ölümcül sonuçları Bolivya, Hindistan, Meksika, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerde yoksul insanlar, yaşadıkları bölgelerden çıkan su kaynaklarını ellerinden yitirmekte, kullanma suyu bir yana sağlıklı içme suyuna dahi erişememektedir.” (4) Neo-liberal politikaların yıkıcı sonuçlarını yaşayan bu ülkelerden Türkiye için de dersler çıkarmak mümkündür.

Dünyanın dört bir yanında anıtsal baraj inşaatların gerekçesi barış ve de gıda ve enerji olmuştur. Ancak dönüp de baktığımızda bugün kara coğrafyası üzerinde hala büyük savaşlar sürmektedir, gıda güvenliği bir yana açlık/yoksulluk adeta yüzmilyonlarca insanın kaderi haline getirilmiştir. Özellikle de ABD kaynaklı teknolojilerin bu ülkelerde kullanılması ile özellikle de son elli yılda su doğal akış yollarından çıkarılmış, merkezi su kontrolü insanlığa açlık, şiddet ve de susuzluğu miras bırakmıştır. Nehir vadileri projeleri genellikle tarımsal su ihtiyaçları, taşkın kontrolü ve kuraklıkla mücadele için çözüm olarak sunulsa da, açığa çıkan durumun bambaşka bir şey olduğunu görüyoruz. Bu projeler sonucunda insanlar doğal yaşam alanlarında koparılarak büyük trajedilerin yaşanmasına sebep olunmuştur.

TÜRKİYE’DE SU POLİTİKALARI VE BARAJLAR

Türkiye’deki su politikalarını anlamak için özellikle 1960’lardan itibaren büyük bir iftiharla sunulan büyük ölçekli barajlara bakmak yeterlirdir. Fırat nehri üzerinde elektrik enerjisi üretmek amacıyla 1965-1975 inşaa edilmiş olan Keban Barajı uluslarası tartışmaların da önemli sebebi olmuştur. Türkiye’nin Atatürk Barajı gölünden sonra en büyük yapay göl alan Keban Baraj Gölü’nü doğurmuştur. Fırat nehri üzerinde yapılan Keban Barajı’ndan dolayı Türkiye ile Suriye arasında çeşitli defalar siyasi krizlerin yaşanmasına neden olmuştur.

Keban Barajı sonrası Türkiye’nin en büyük baraj projesi GAP ile birlikte Atatürk Barajı olmuştur. Eldeki verilere bakıldığında Türkiye’de bugün 258 baraj işletiliyor, 166 adet inşaat aşamasında ve 174 tanesi de projelendirilmiştir. Bunların bütünü tamamlandığında barajların sayısı 839’a çıkacaktır. Barajlar tamamlandığında, kendi doğal akışı içinde bulunan, bir müdahalenenin yapılmadığı çok az su kalacaktır. Bu tablonun çevresel etkilerinin ne olacağı konusunda ise herhangi bir araştırma yoktur. Kesin olan o ki; bütün bu barajlar tamamlandığında pek çok su havzasındaki yerüstü ve yeraltı su dengeleri alt üst olacak ve çok sayıda canlının yaşam alanı geri dönüşsüz yok olacaktır.

Barajlar muazzam bir su kütlesi depoladıklarından yer kabuğu üzerinde çok büyük bir gerilme oluşturur. Ayrıca barajlar yer altı sularının tuzlanmasına sebep olduklarından su kalitesisini olumsuz yönde etkilemektedir. Barajların çevreye verdikleri telafisi zor zararlardan birisi de baraj gölünün kapladığı arazi üzerinde yaptığı etkilerdir. Ekilebilir topraklar ve kimi zaman da yaşlı dünyamızın akciğerleri olan ormanlar su altında kalarak kullanılamaz hele gelmektedir.

Daha özet olarak barajlar; türlerin ve doğal yaşam alanlarının yokolmasını, deltaların erimesini, yer altı sularının azalmasını sağladığı ve bu yönüyle de doğal gölleri kuruttuğu görülmektedir. Öte yandan kitlesel zorunlu göçler yaratarar demokrafik yapı üzerinde tahribatı giderilmeyen etkiler yarattığı ve de ekonomik verimsizlik oluşturduğu için üzerinde çok düşünülmesi gereken oldukça büyük yapılardır. Bütün bu tahribatların nasıl bir şey olduğunu ve de Türkiye’nin baraj politikasını daha yakından görmek ve de anlamak için Dersim’de ön görülen baraj politikasına daha yakından bakmak gerekiyor. Dersim bölgesinde yaşanan pratik bizlere Türkiye barajlar politikasının bir fotoğrafını da sunacaktır.

Dersim’e İkinci Jenosid; HES’ler
Türkiye’enerji ihtiyacı’nı gerekçe göstererek Dersim bölgesi, Munzur Vadisi’ne 8 adet baraj (HES) yapmayı öngörüyor. Bu barjların bölgeye büyük bir göç, açlık, yoksulluk getireceğini, doğanın geri dönüşümsüz bir şekilde yok olacağını bilmesine rağmen neden bunu yapmaya çalışıyor? Öngörülen bu barajların bitmesi halinde Dersim’de su potansiyelinin %37 si bu barjlar ile hapsedilmiş olacak. Bu barjaların bölge insanları için olmadığı gibi devlet için de ekonomik bir faydası olmayacaktır.

Günümüzün eskiyen enerji üretim teknolojilerini “üçüncü dünya ülkeleri”ne pazarlayan büyük-uluslararası şirketler dışındabu barjlardan kimse bir şey kazanmayacak. Büyük bir aldatmaca ile ekonomik kalkınmanın vazgeçilmez araçlarından biri olarak sunulan bu barajların Dersim coğrafyası üzerinde yaratacağı tahribatları bilen Dersim halkı da yıllardır bu barajlara karşı tepkisini ortaya koyuyor.

Dersim’de Munzur Çayı üzerinde inşa edilmek istenen barajlar, dünyanın benzersiz bu coğrafyası içinde yaşayan bir çok canlı türü için de büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Munzur Vadisi’nin yaklaşık 60 kilometrelik kısmı Milli Park(5) sınırları içinde kalmasına rağmen bunu görmezden gelerek yapılacak barajlar ile bölge içinde 300 endemik bitki çeşidi de yok olacak. “Bu baraj projeleri ile birçok alan su altında kalıyor, birçok köy boşaltıldı. Bölge zaten en çok göç veren il konumunda ve bu durum bölgeyi tamamen insansızlaştırmak için büyük bir adım.“(6) Bu barjlardan dolayı 84 köy, binlerce/onbinlerce insan kendi yaşamalanlarından kovulmuş olacak.

Munzur Vadisi Milli Parkı halihazırda ciddi bir tehdit altındadır. Zira ilgili mercilerce Munzur Vadisi Milli Parkı içerisinde bulunan alanda halihazırda Konaktepe Barajı, Konaktepe I, II HES. etüt ve sondaj çalışmaları yapılmaktadır. Yine Dersim şehir merkezinin hemen yanı başında yapılması kararlaştırılan ve yine Munzur Vadisi Milli Parkı’nın bir bölümünü de içine alan Bozkaya Barajı’nın ihale işlemleri tamamlanmıştır ve etüt ve sondaj çalışmaları yapılmaktadır. Munzur Vadisi Milli Parkı içerisinde bulunan alanlarda yapılması düşünülen Akyayık, Kaletepe Barajları ise master plan içindedir. Munzur Milli Parkı florasında 1.518 çeşitli bitki kayıtlı olup, bunlardan 43 çeşidi Munzur Vadisi’ne, 227 çeşidi Türkiye’ye endemik türlerden oluşmaktadır. Munzur Milli Parkı faunasında bulunan çengel boynuzlu keçi, bezuvar isimli dağ keçisi, ur kekliği, kırmızı benekli alabalık vadiye has türlerdendir.

17 Ağustos 2009 tarihinde yapımı tamamlanan Uzunçayır Barajı bütün bu tahribatları teorik çıkarsamalar olmaktan çıkarmıştır. Türkiye’de bir şehir merkezinin içinde yapılan ilk baraj Uzunçayır Barajı ile Munzur Vadisi’nin doğal güzellikleri/doğal yaşam büyük oranda zarar gördü. 1937-38 Dersim tedip ve tenkil harekatı Dersimlilere neyi hatırlatıyorsa 2009’da yapımı tamamlanan “Dersim Doğa Jenosidi” de Dersimlilerce o çerçevede ele alınmıştır. Zira Uzunçayır Barajının su toplaması ile Dersim halkının kutsal kabul ettiği Gola Çeto Dersimlilerin gözyaşları arasında su altında kayboldu.

Dersim’de Uzunçayır Barajı’nın yapımından sonra defalarca çöken Dersim-Xarpet (Elazığ) karayolu bu yılın Nisan ayında yeniden çöktü. Baharın gelmesiyle karların erimesi sonucu aynı bölgede karayolunun iki ayrı noktasında, uzun çatlaklar oluştu. Yetkililer, yolda önlem almak yerine oluşan her iki çatlağa da sıcak asfalt dökerek yama yaparak oluşan tahribatı gidermeye çalıştılar. Ancak kısa bir süre sonra, yamaların yapıldığı yerlerde yeniden büyük çatlaklar oluştu. Dersim halkı, çatlakların oluşmasından kaynaklı toprak kaymasının olabileceği uyarısında bulunuyor. Daha önce baraj yapımının ardından bölgede incelemelerde bulanan jeologlar, Dersim’in Sixeng Mahallesi dahil, baraja yakın yerlerdeki toprağın su çekmeye elverişli olduğu için, zaman için zeminde çökmeler yaşanacağı uyarısında bulunmuştu.

Yüzlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan halkların inanç kültürü, doğa ile olan doğrudan paylaşımları hiçe sayılarak yapılan Uzunçayır Barajı bölge insanları üzerinde ciddi bir ruhsal erozyon yaratmıştır. Kendi hayatına, önceliklerine, inancına yapılan bu müdahaleler Dersim halkı üzerinde 2. Dersim Jenosidi etkisi yaratmıştır. Devletin uzun yıllardır bölge üzerinde devam eden asimilasyon ve de inkar politikalarının devamı niteliğinde olmuştur baraj politikaları. Bu egemen politikalara direnç ancak yerelden gelebilir/gelmelidir. Suyun gerçek sahibi o suyun bulunduğu sahada yaşamlarını idameeden bütün canlı cansız varlıklardır. Bugün Türkiye’nin su havzaları bir yandan uluslarası ekonomik siyasetin bir aracı haline dönüştürülürken diğer yandan ise tamamen TSK’nıngüvenlik politikaları önceliğine göre büyük bir talan altında. Ilısu ve Munzur’da yapılmak istenen barajlar ile bölgenin tamamen insansızlaştırılması hedeflenmektedir.

Ercan Aktaş

Kaynaklar:
(1) Vandana SHİVA-Su Savaşları (Aram Yayınları) syf. 11
(2) Radikal Gazetesi http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&CategoryID=85&ArticleID=1010712
(3) Vandana SHİVA-Su Savaşları (Aram Yayınları) syf. 24
(4) Naidoo, A. (2008), “Uluslararası Su Kurumları ve Ulusal Ölçekteki Politikalara Etkileri”
(5) Dersim-Ovacık arasında uzanan Munzur Vadisi’nde 42 bin hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Munzur Vadisi’ndeki akarsu kaynakları, endemik bitki türleri, yöreye özgü hayvan türleri, yaban hayvan varlığı, tabiat özellikleri, tabiat güzellikleri gibi etkenler bu doğa alanının milli park olarak ilan edilmesinin temel gerekçeleridir.

Speak Your Mind

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.