Akgün İlhan ile Söyleşi: Su, Pet Şişeye Hapsolmuş bir Varlık Değil!

Nuran AKTAŞ – JINHA (2012 Mart – Amed)

AMED – Günümüzde su savaşların dan bahsediliyor. Su, sürekliliği ve yaşama döngüsüyle, metalaştırmak isteyenlere cevabını veriyor. Köy ve mezralara gittiğinizde, oradaki halkla konuştuğunuzda görüyorsunuz ki finans sahiplerinin algıladığı gibi algılamıyor halk suyu.  Onlar için su nehir demek. Nehrin etrafındaki toprak demek. Toprağın üzerinde yaşayan canlılar demek…

Tüm canlıların yaşam kaynağı olan su, dünyanın en büyük sorunu haline geldi. Öyle ki günümüzde ‘Su savaşları’ndan bahsediliyor. Ticari amaçla kullanılan ve akademik ortamlarda H2O olarak tanımlanan su, aslında bu tanımları aşan bir anlam içeriyor. Su, sürekliliği ve yaşama döngüsüyle, onu metalaştırmak isteyenlere cevabını veriyor. Gerçekleri ortaya koyuyor. Köy ve mezralara gittiğinizde, oradaki halkla konuştuğunuzda görüyorsunuz ki, finans sahiplerinin algıladığı gibi algılamıyor halk suyu.  Onlar için su, nehir demek. Nehrin etrafındaki toprak demek.  Toprağın üzerinde yaşayan canlılar demek. Bu nedenle su ile doğrudan teması olan insanlarla, suya ilişkin politika üretirken bilgilerin bir araya toplanıp, tartışılması hedefi ile her yıl 22 Mart günü, Dünya Su Günü olarak kutlanılır.  Su politikaları üzerine araştırmalar gerçekleştiren ve dünyanın bir çok yerinde katıldığı konferanslarda konuyla ilgili seminerler veren Özerk Barselona Üniversitesi’nden Dr. Akgün İlhan ile, Türkiye’de su politikaları ve çözüm önerilerine ilişkin görüştük. Dünyanın birçok yerinde suyun tamamen ticarileştirilmesine ve özelleştirmeye dönük politikalar oluşturulduğuna dikkat çeken Akgün, Türkiye özelinde değerlendirmelerde bulundu. DSİ, TÜSİAD ve USİAD gibi kurumların Türkiye’deki su sorununu ‘kalkınma meselesi’, MGK’nın ‘milli güvenlik meselesi’ olarak ele aldığını dile getiren Akgün, hükümetin ise barajlara karşı olmayı ‘bölücülük yapmak’ olarak tanımladığını ifade etti. Türkiye’deki muhaliflerin suya bakışını da özetleyen İlhan, “Türkiye’de su sorunu yönetim, ekoloji ve adalet kavramları ile doğrudan ilişkili bir mesele olup, özelleştirmeden olduğu kadar ticarileşmeden de kaynaklanmaktadır” dedi. Dr. Akgün İlhan ile, suyun tanımından, su krizlerinin çözüm yollarına ilişkin konuştuk.

‘Doğaya yapılan, insana yapılıyor’

–          Sayın Akgün İlhan öncelikle suyun tanımından başlayalım. Bir su konusunda çalışma yürüten bir uzman aynı zamanda da su aktivisti olarak  nasıl tanımlıyorsunuz suyu?

Su her şeydir. Evet suyu gerçekten de doğru tanımlamak gerekiyor. Özellikle akademik ortamlarda suyu sanki H2O gibi algılıyorlar. Yani bir kimyasal element gibi. Ama su bunun ötesinde bir varlık… Özellikle yerele gittiğinizde, insanlarla konuştuğunuzda, suyla doğrudan teması olan insanlarla konuştuğunuzda görüyorsunuz ki, orada insanlar şehir insanlarının algıladığı gibi algılamıyor suyu. Onlar için su, nehir demek. Nehrin etrafındaki toprak demek. Toprağın üzerinde yaşayan canlılar demek. İnsanlar demek, kültür demek. Yani su her şey demek, su hayatın kendisi demek! O nedenle ben suyu onların gözüyle görüyorum artık. Onlarla konuşa konuşa, onlarla birlikte zaman geçire geçire, artık benim içinde su sadece musluktan akan bir nesne değil. Bir yerden başka yere tankerlerle yada borularla taşınan veya pet şişelerin içine hapsedilmiş basit bir varlık değil. Niye böyle görüyorum, çünkü zaman içerisinde anladım ki insanlar suya böyle indirgemeci şekilde yaklaştığında, onlar için anlamı kalmıyor suyun. Artık insanlar mesela bir Meriç Irmağından akan su ile bir Dicle Nehrinden akan suyu aynılaştırmaya başlıyor. Diyelim ki Türkiye’nin batısında suya veya elektriğe ihtiyaç var. “Madem öyle, alırız doğudaki suyu, batıya göndeririz” diyorlar. Ama her bölgenin suyu farklıdır. Aynı değil. Yani aslında hiçbir şey aynı değil. Bir insanı oluşturan hücrelerin hiç birisi birbirleriyle tam olarak özdeş değil. Bu mantıkla baktığınız zaman, su artık başka bir şeye dönüşüyor sizin için. Sadece bir sıvı değil. Ötesinde bir şey. Bildiğiniz gibi bedenlerimizin %70’inden fazlası sudan oluşuyor. Dünyanın da çoğunluğunu su oluşturuyor. Eğer onu sadece sıvı olarak görürseniz, ekonomik bir varlık ve bir mal olarak görmeye başlarsınız. Dersiniz ki “Ben bir pet şişede suyu alıp içiyorum, istersem de açıyorum ve döküyorum”. Suyu böyle görürseniz, çok rahat harcarsınız. Ama kendinizin bir parçası olarak gördüğünüzde içiniz gidiyor. Açık bir çeşme gördüğünüzde, hemen gidip kapatıyorsunuz. Mesela bir baraj kurulduğunda binlerce insan yerinden yurdundan ediliyor. Büyük emekler harcanıyor. Öte yandan musluktan şakır şakır su boşa akıyor. Bunu kabul etmemek gerekiyor.

–          Suyun ”ekonomik değere” dönüşmesine ilişkin ne düşünüyorsunuz? Doğa ve toplum ayrışmasına değinebilir misiniz?

Suyun ekonomik değere dönüşmesi, biz insanların istediği bir şey değil. Bu şirketlerin istediği bir şey. Sudan kâr elde etmek isteyenlerin istediği bir şey. Aynı zamanda devlet bürokratlarının istediği bir şey. Onlar, suyu ekonomik kalkınma aracı olarak kullanma peşindeler. Yada örneğin Türkiye ölçeğinde baktığımızda diyorlar ki: “Suyun kontrolü bizde olmalı. Özellikle Dicle ve Fırat nehirleri söz konusu olduğunda suyu devletimiz kontrol altına almalı. Yoksa Ortadoğu zaten gittikçe artan şiddette su sıkıntısı çeken bir coğrafya. Bizde onlardan biri olmayalım. Bir Irak olmayalım. Bir Suriye olmayalım. Bizimde suyumuz onların ki gibi azalmasın. Bir an önce her tarafı parselleyelim. Bütün Dicle ve Fırat üzerinde yüzlerce baraj kurulsun. Böylece suyun kontrolü bizde olsun. Onlarda olmasın”. Devletin görüşü aşağı yukarı budur. Devletin görüşünün içinde suyu ekonomik bir meta olarak görmek de var. Çünkü kâr elde edecek ki, kendi topraklarındaki şirketler kâr elde edecek ki devlet de güçlenecek. Devlet ve şirket zaten birlikte. Devletin bu noktada şirketten bir farkı yok. Şirketlerin de devletlerden çok farkı yok. Yani şirketleşen devletler, devletleşen şirketler çağımızı belirliyor. Ha devlet demişiz, ha şirket. Bana göre suyu onlardan korumamız gerekiyor. Onların bakış acılarından korumayılız suyumuzu.

–          Aslında tam da bu noktada ‘doğa ve toplum’ ayrışmasına değinmekte fayda olacak…

Evet. Aslında doğa ve toplum ayrışması çok önemli. Doğa veya su benim dışımda derseniz, onu koruyamayıp zarar verirsiniz. Çünkü sizden başka bir şeydir o. Eğer siz onu kendi varlığınızın bir parçası olarak kabul ederseniz, ona yapılan her türlü tecavüze ve ona karşı her türlü yıkıma müdahale edersiniz. Böylece onu bir ekonomik nesne olarak gören – bu sadece su için değil, tüm yaşam kaynakları için böyle – her türlü güce karşı koyarsınız. “Zaten ben doğanın parçası değilim. İnsanlar zaten doğadan çoktan koptu” falan gibi düşünceleri reddedersiniz. Varlığınızın bir parçası olarak görürseniz, doğaya yapılan şey size yapılmış olur. Savunmaya başlarsınız onu. Zaten yerel hareketlerde bana en fazla ilham veren durum buydu. Yani bir anlamda diyorlar ki, “Benim suyumu kontrol altına almak isteyen, beni de kontrol altına almak istiyor.” Mesela bu Kürdistan’da çok güçlü bir söylem. Çok da yerine oturan bir söylem. Hasankeyf örneği işte. Halk diyor ki: “Geldiler. Baraj kuracaklar. Bizim topraklarımızı kontrol altına almak istiyorlar. Böylece bizim kültürümüzü de yok edecekler. Doğamızı ve kültürümüzü yani bizi yok edecekler”. Bu kişiler “okumuş” insanlar da değil. O kadar basit bir şey ki aslında. Yani doğaya yapılan her şey aslında insana yapılıyor. Bunu görmek için bir insanın üniversite okumuş olması gerekmiyor. Bunu görmek için bir insanın etrafına biraz bakması yeter.  Bu açıdan yaşama sorgulayıcı bakmak çok önemli tabi.

–          Dünyada yaşadığı belirtilen su krizine gelirsek…

Şimdi dünyada da Türkiye’de de, aynı şekilde tüm canlıların yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak kadar su kaynağı var.  Sadece su değil, besin de var. Ama insan ihtiyaçları o kadar arka plana itildi ki. Herşeye ihtiyaçtan çok, ekonomik üretim amaçlı bakılıyor. Örneğin, “Bu nehir boşu boşuna akıyor” diyorlar. Ve ondan nasıl kâr elde edeceklerini düşünüyorlar. Halbuki nehir hiçbir zaman boşuna akmaz. O, bütün canlılara yaşam verir. Aktığı yerlerde insanlara ve kültürlere yaşam verir. Ama şirketler ve devletler diyor ki, “Biz bundan para kazanmak zorundayız.” Sonra her tarafa barajlar kurmaya başlıyorlar. Bir yandan kirletiyorlar suyu, bir yandan da tüketiyorlar. Su kaynakları sabit miktarda. Zaten kirlendikçe su aynı zaman da tükenmiş oluyor. Bugün temiz su kaynakları azalıyor. Böylece bir kriz söylemi ortaya çıkıyor. Tabi dünyanın bazı yerlerinde ciddi anlamda fiziksel bir kriz de var. Özellikle Afrika’ya baktığınızda görüyorsunuz açlıktan ve susuzluktan insanlar ölüyorlar. İşte bu tip imajlar, su krizi söylemine iyi bir zemin hazırlıyor. Diyorlar ki, “Türkiye de gelecekte böyle olacak”. Çünkü Türkiye’ de kişi başına düşen su miktarı doğal olarak azalıyor. Neden? Çünkü Türkiye’nin nüfusu artıyor. Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarına baktığınız zaman görüyorsunuz ki bu miktar 1430m3. Şimdi ben kendi kullanımımı hesapladım. Bizim evimize 10m3 civarında su faturası geliyor. 10 tonu ikiye bölüyorum çünkü biz 2 kişi yaşıyoruz. Şimdi 5 tonu 12 ile çarpıyorum. Senede 60 ton yapıyor. Benim normalde böyle bütün ihtiyaçlarım için kullandığım su 60 ton. Bir 60 tona bakıyorum, birde 1430 tona. Arada oldukça büyük bir fark var. O benim kullandığım su değil, o ekonomik sektörün kullandığı su. O nedenle bunu nüfusla ilişkilendirmek, “Nüfus artıyor da o yüzden su kaynakları yetmez oluyor” demek gerçeği yansıtmayan bir söylem.

–        Türkiye’ de su sorununun giderilmesine dönük çözüm yöntemleri nelerdir?

Demokratikleşmenin, yerel yönetimlerin güçlenmesinin ve su tasarrufuna yönelik bir su politikasının oluşturulmasının gerçekleşmesi lazım. Bunları gerçekleştirmek için hep birlikte ne yapacağımızı tartışabilmemiz lazım. Ancak Türkiye’de sermaye-devlet birliğinin yıkıcı gücü halkın sesini kesiyor. Örneğin barajlara karşı çıktığınızda ‘terörist’ ilan ediliyorsunuz. “Herkesin yeterli miktarda temiz suya erişmesi gerekir” dediğinizde ciddiye bile alınmıyorsunuz. Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, “Türkiye dünya tarım pazarında yedinci büyük üretici ülke ama biz bunu ilk beşe çekeceğiz” diyor ve zaten yaşanmakta olan sosyal-ekolojik adaletsizliğin daha da şiddetleneceğinin haberini veriyor. Bizim kendi insanımızın susuzluğunu gidermeye yönelik politikalar üretmemiz gerek. Bu da ancak halkın katılımı ile gerçekleşebilir, ekonomik sektörün değil. Zira sektörün katılımının olduğu yerde sektörün sözü geçer. Böylesine bir güç dengesizliğinin olduğu ortamda güçten yoksun halkı kim dinler? Bunları hesaba katan su politikalarını birlikte oluşturmadan bir çözüme varamayız. O yüzden halkın daha fazla kesiminden, daha fazla sayıda insan su yönetimine dahil olmalı.

Speak Your Mind

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.