HES’ler, Barajlar ve Kültürel Miras

Hidro-elektrik santralleri ve barajların tarihi ve kültürel miras üzerindeki olumsuz etkileri önemli bir tartışma konusudur. Özellikle geniş rezervuar alanına sahip barajlar, geniş tarım alanlarını içeren büyük bölgeleri sular altında bırakırken, bu bölgelerde oluşmuş tarihi ve kültürel mirası da sulara gömmektedirler.

Türkiye özelinde, özellikle Allianoi ve Hasankefy örneklerinde bu tartışma daha yoğun bir şekilde yapılmaktadır. İçinde tarihçiler, arkeologlar ve farklı alanlarda çalışan bilim insanlarının da olduğu geniş bir yurttaş kitlesi, buralarda yapılan veya yapılmakta olan barajların tarihi ve kültürel mirası yok edeceğini öne sürerek baraj inşaatlarının durdurulmasını isterken; hükümetin çözümü ise buradaki tarihi-kültürel mirasın taşınması veya kaplama yöntemiyle “korunması” yönünde olmuştur. Allianoi’de baraj rezervuar alanında kalacak olan -içinde 6000 yıllık bir sağlık merkezi  de olan- tarihi yapılar, arkeoloji adına bir utanç kaynağı olabilecek bir kurul kararıyla, kumla kaplanarak suya gömüldü. Hasankeyf için bulunan hükümet çözümü ise buradaki tarihi yapının başka bir yere taşınmak suretiyle “korunması”dır.

Bu makaledeki asıl konuya gelmeden önce, Hasankeyf özelindeki bu “taşıma” meselesi üzerine birkaç noktayı irdelemekte fayda vardır. Öncelikle, burada taşınmaya konu olan tarihi yapılar, Hasankeyf’in asıl gövdesini oluşturan mağaralar değil, sonrasında yapılan ve çoğunluğu Selçuklu dönemine ait Zeynel Abidin Türbesi, camii gibi yapılardır. Bu yapılar da önemli tarihi değerler olmakla birlikte hem Hasankeyf’in gövde yapısının 12 bin yıllık tarihi ile karşılaştırıldıklarında görece “genç” kalmakta, hem de bu gövde yapısından bağımsız unsurlar olarak ele alındıklarında özelliklerini kaybetmektedirler. Bunu, şu örnekle açıklamak mümkün: Bir otomobil çalıyorsunuz ancak otomobili yerinden oynatamadığınız için tekerlekleri, direksiyonu, koltukları vb. taşınabilir aksamlarını söküp başka bir yere götürüyorsunuz ve orada herhangi bir platforma monte etttiğiniz tekerlek, direksiyon ve koltuklardan oluşan bu yapının aslında aynı otomobil olduğuna herkesi ikna etmeye çalışıyorsunuz! İkna olmayıp ısrarla otomobilin gövdesini soranlara da gövdenin yerinde ve sağlam bir şekilde durduğunu ve çok iyi korunduğunu söylüyorsunuz. Oysa bu arada otomobilin gövdesi çürümekte, açık bıraktığınız camlardan içeriye giren yağmur suları her tarafta pas yaparak gövdeyi kemirmektedir. Buna, otomobili sökerken, aksamlarını taşırken oluşturduğunuz hasarı, kırdığınız camı ve ezdiğiniz kaportayı eklemiyoruz bile, ki aslında en başta göze batan hasarlar bunlardır.

Dahası, baraj alanında bırakılması düşünülen ve asıl gövdeyi oluşturan mağaralar suda kolayca çözünebilen kayaçlardan oluştuğu için, bu mağaraların su altında çok kısa bir zamanda çöküp dağılacağını öngörmek için arkeolog ya da koruma kurulu üyesi olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla, tarihi-kültürel miras bağlamında, baraj rezervuar alanlarında bırakılan alanlardaki tarihi yapıların taşınması veya kumla kaplanarak “korumaya” alınması fikri, eğer bir cehaletten kaynaklanmıyorsa açık bir kurnazlıktır ve kötü niyetlicedir.

Ancak, tarihi-kültürel mirasın korunması noktasında yapılan tartışmalarda gözden kaçırılan nokta, taşınma veya kaplama gibi yöntemlere konu olan tarihi mirasın, fiziki yapılara ilişkin olduğudur. Oysa “kültürel miras”tan söz edilirken bunun fiziki yapılarla sınırlı olmadığı açıktır. Kültür, insanın yarattığı herşeyi ifade eder ve bu tanım, fiziki yapılar kadar fiziki olmayanları da içerir. Bir toplumun oluşturduğu alışkanlıklar, davranış biçimleri, inançlar, gelenekler , söylenceler,  hikâyeler vb. bütün folklor öğeleri kültürel öğelerdir ve eski toplumlar bağlamında birer kültürel mirastır. Dolayısıyla kültürel mirasın korunmasından bahsedilirken,  fiziki olmayan kültürel mirasın korunması da gözetilmelidir. O zaman, baraj rezervuar alanlarında kalacak olan tarihi ve kültürel mirasın taşıma, kaplama vs. yöntemlerle korunabileceğini ileri sürenler, fiziki olmayan kültürel mirasın nasıl korunabileceğini de göstermek zorundadırlar. Aynı şekilde, bu yöntemlere itiraz edenlerin de itirazlarını arkeolojik yapıların taşınamazlığı ile sınırlandırmamaları gerekir. Bir türbenin veya kalenin taşınıp taşınamazlığı tartışmasında takılıp kalmak, bir noktadan sonra “taşıma, kaplama” gibi yöntemlere hizmet eder zira kültürel mirasın diğer boyutu, yani fiziki olmayan boyutu gözlerden ırak kalır. Dolayısıyla hem fiziki kültürel yapıların taşınma veya kaplama gibi yöntemlerle “korunması”na itiraz etmek hem de fiziki olmayan kültürel mirasın da korunmasını gündemde tutmak ve talep etmek daha doğru ve sonuç alıcı olacaktır.

Fiziki olmayan kültürel mirasın taşınamazlığına bir örnek, Diyarbakır karpuzudur. Gerçekçi olmak gerekirse, yeryüzünde Diyarbakır karpuzunun varlığı ya da yokluğu hayati bir sorun değildir. Ancak bu karpuzun büyüklüğü ve tadı yüzlerce yıl bilinen, sözü edilen bir konu olmuştur. Diyarbakır karpuzunun özelliği, yani ona 30-40 kilograma kadar büyüme imkânı veren koşullar, onun yetiştirilmesi ile ilgilidir. Bu karpuzun ekimi, Dicle nehri kenarındaki dar kumsal şeridinde yapılırdı. Suyun hemen kenarındaki kum bir metre kadar kazıldıktan sonra tohum ekilir ve tohumun beslenmesi  için de –aslında en iyisi kartal gübresi olmasına rağmen bunu bulmak zor olduğu için- güvercin gübresi kullanılırdı. Öyle ki, normalde güvercin bu bölgede bir av hayvanı olarak görülmesine rağmen, bu civardaki bazı köylerde sırf gübresinden yararlanmak için öldürülmez, korunurdu. Normal ekim koşullarının dışında yapılan bu ekim biçimi ve tohumun özelliği, bu sahalarda yetiştirilen karpuzun tatlı, sulu ve 30-40 kilograma erişen büyüklüğe ulaşmalarına imkân verirdi.

Dolayısıyla, Diyarbakır karpuzunu farklı kılan, onu bilinir, tanınır yapan ve sonraları adına festivaller düzenlenmesini sağlayan şey, bu karpuzun yetiştirilme tarzıdır ve bu, kültürel bir form olarak yüzlerce yıl, Dicle nehri kıyısında hayat bulmuştur. Dikkat edilirse, burada önemli olan bazı unsurlar, mesela bu yetiştirme biçiminin nesilden nesile aktarılması, güvercinlere biçilen rol, festivaller vs. birer kültürel formdur ve kültürel mirasın fiziki olmayan boyutuyla ilişkilidir. Dolayısıyla bir “koruma” tedbirinden söz edilirken sadece fiziki kültürel formların değil, fiziki olmayan formların korunmasını da tartışmaya dahil etmek elzemdir.

Diyarbakır karpuzunun hikâyesi 1997’de tamamlanan Dicle Barajı inşaatı ile tamamen değişmiştir. Eskiden, baharda kumlara ekilen tohumlar, yazın suların tamamen çekilmesi ile büyüyüp serpilecek alan bulurken, barajın tamamlanması ile birlikte nehrin akış rejimi değiştiğinden, bu ekim biçimi imkânsız hale gelmiş ve Diyarbakır karpuzu  -istisnai alanlar dışında- tarihe karışırken, geriye Diyarbakır Valiliği’nin ısrarla her yıl yapmaya devam ettiği ve resmi zevat dışında pek kimsenin ilgi göstermediği “geleneksel”  Diyarbakır Karpuz Festivali kalmıştır.

Diyarbakır karpuzu örneği, kültürel mirasın korunması konusunda basit bir örnektir ve elbette bunun gibi yüzlerce örnek bulunabilir.Burada önemli olan, bir “koruma” tedbirinden söz edilirken, bunun bütünsel bir plan dahilinde yapılıp yapılmadığı, tarihsel, kültürel ve sosyal bütün unsurları kapsayıp kapsamadığı, dahası, bütün canlı yaşamı üzerindeki etkilerin değerlendirilip değerlendirilmediğinin göz önünde bulundurulması gerektiğidir. Hükümetlerin bu konularda hassas olması beklenemeyeceğinden, bu hassasiyeti tarihi ve kültürel mirasın, canlı yaşamın korunması konusunda duyarlı olan insanların göstermesi beklenmektedir. Aksi durumda, kültürel mirasın korunması konusunda hükümetin önerdiği –ve uyguladığı- taşıma, kaplama gibi yöntemlerin mümkün olup olmadığı tartışmasında saplanıp kalmak ve tarihi-kültürel mirasın fiziki olmayan unsurlarını gözden kaçırmak kaçınılmaz hale gelecektir.

Serhat Resul

Speak Your Mind

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.