GAP raporu yayınlandı

1970’li yıllardan beri Türkiye’de ciddi bir tartışma konusu olan GAP Projesi ile ilgili yeni bir rapor yayınlandı. İpek Taşlı tarafından hazırlanan raporda GAP Projesi amaçlari, hedefleri, gerçekleşen kısımları ve hedefleriyle sonuçları arasındaki uçurum rakamlara dayalı olarak gözler önüne seriliyor. Türkçe ve İngilizce yayınlanan raporu web sayfamızdan okuyabilirsiniz:

GÜNEYDOĞU ANADOLU PROJESİ’NE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Hazırlayan: İpek TAŞLI

GİRİŞ

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) Türkiye’nin enerji üretimi ve tarımsal alandaki en büyük ve bir o kadar da tartışmalı projesi unvanına sahiptir. Pek çok yönü ile eleştirilerin hedefi haline gelen GAP projesi, özellikle %80’i tamamlanmış enerji yatırımlarının sebep olduğu sosyal, kültürel ve ekolojik denge üzerinde oluşturduğu tahribatlar nedeniyle eleştirilmiştir. Zira GAP Projesi çerçevesinde inşa edilen barajlar nedeniyle çok sayıda köy boşaltılmış, bölgede yaşayan insanlar göçe zorlanmış ve nehrin baraj gövde ve gölünü oluşturan üst kısmı ile suyun eksildiği akış aşağı kısımlarında ekosistem bozulmuştur. Sosyal ve ekolojik boyuttaki zararlarının dışında, GAP projesi çerçevesinde şu ana kadar inşa edilen barajlar bölgede kültürel ve tarihi dokuya da ciddi oranda zarar vermiştir. Su, medeniyetlerin ve kültürlerin oluşmasında önemli bir rol oynadığından, tarihi değerlere sahip birçok arkeolojik yerleşim biriminin vadi yatakları boyunca dizildiği görülmektedir. Uluslararası öneme haiz olan bu kültürel ve tarihi yapılar barajlarla yok edilmektedir.

GAP kapsamında inşa edilen baraj ve HES (Hidroelektrik Santral) projeleri çerçevesinde çok sayıda köyün baraj göllerinin altında kalması, bölgede zorunlu bir göçü ve bunun sonucu olan yoksullaşmayı beraberinde getirmektedir. Bölgede çokça rastlanan topraksız köylülerin herhangi bir kamulaştırma bedeli almaksızın kırsal kesimden kentlere göç etmesi ve nüfusun kontrolsüz artışı, kırdan kente yaşanan “göç” hareketinin yoğunlaşmasına neden olmaktadır. GAP’ta çokça bahsedilen sosyal yatırımların yapılmaması nedeniyle de ülkenin diğer bölgelerine göre zaten yetersiz olan bölgesel altyapıyı ve yaşam olanaklarını ciddi oranda olumsuz etkilemektedir

Şu ana kadar yukarda bahsi geçen konulara ilişkin pek çok araştırma yapılmış, makaleler yazılmış, barajların doğaya ve insana verdiği zararlar belgesel filmlere ve haberlere defalarca konu edilmiştir. Buna karşın şu ana kadar %28’lik bir kısmı tamamlanan sulama ve tarım projeleri pek fazla irdelenmemiştir. Tarım yatırımlarına yapılan eleştiriler genel olarak bu yatırımların hedeflenen düzeyde gerçekleştirilmemiş olmasına yöneliktir. Oysa sulamanın yanlış teknik ve yöntemlerle yapılması ve bölgedeki çiftçilerin gerekli eğitimlerden geçirilmemiş olması toprakta tuzlanma ve çoraklaşmaya neden olmuştur.

Sulamanın yanlış yapılmasının yanı sıra, tarım yatırımlarının endüstriyel tarıma yönelik olması, geniş topraklarda tek ürünün üretilmesi bölgede ürün çeşitliliğinin azalmasıyla sonuçlanmıştır. Özellikle vahşi sulamayla üretilen pamuk ve mısır gibi bitkilerin sürekli olarak aynı alanda üretilmesi toprağın kalitesini düşürerek bio çeşitliliğinin yok olmasına neden olmaktadır. Bunun dışında endüstriyel üretim ve tekelleşme sonucu küçük toprak sahibi çiftçiler topraklarını satıp göç etmek zorunda kalmış, bu projeden sadece büyük toprak sahipleri ve onlarla ortak çalışan şirketler faydalanabilmiştir. Bu durum başından beri projede çokça bahsedilen “sosyal kalkınma” ayağının havada kaldığını göstermektedir.

Dicle ve Fırat nehirlerinin yukarı kesimlerinde devasa barajların inşa edilmesi, bu nehirlerin aşağı akım kısımlarında yaşayan insanların güç durumda kalmalarına neden olacaktır. Nitekim, Aşağı Mezopotamya bölgesinde yağışa dayalı tarım oldukça sınırlıdır ve bu bölgede yaşayan insanlar nehirlere bağımlı yaşamaktadır. Dicle-Fırat su havzasında iklim değişikliği neticesinde yağış şimdiye kadar %8 oranında azalmıştır. 20-30 yıl içinde yağış miktarındaki bu azalmanın %25’i bulabileceği varsayılmaktadır. Bu durum barajlarla göletlere çevrilen Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kısmında yaşayanları çok daha fazla mağdur edecektir.

Bölgede yaşayan nüfusta büyük bir artışın olması, buna karşın devletlerin su politikalarındaki yanlışlıklar ve küresel ısınma mevcut kullanılabilir su kaynaklarında azalmaya neden olmaktadır. Azalan su kaynaklarında tüketimin artması ise çeşitli politik gerginliklere ve bunun uzantısı olarak bir kaos ortamının oluşmasına olanak vermektedir.

Oysa tarihi açıdan düşünüldüğünde, Mezopotamya’da yaşayan tüm halkların, binyıllardır bu topraklara can vermiş Dicle ve Fırat nehirlerinden yeterli miktar ve kalitede su alma hakkına sahip oldukları göz önünde bulundurulmalıdır. Zira bu nehirler aşağı akım kısmında yer alan Irak ve Suriye’de yaşan insanlar için temel yaşam kaynağı ve hakkıdır. Bu hak daha fazla enerji üretimi, ihtiyaç duyulmayacak kadar tarımsal üretim ve politik çıkarlar uğruna ihlal edilmemelidir.

Medeniyetin beşiği olarak tanımlanan Mezopotamya’nın, medeniyet ve kültürleri, ona bu sıfatı kazandıran nehirlerin, geçtikleri topraklarda özgür ve adilane akışı sayesinde barındırdığı unutulmamalıdır. “İlk”lerin kadim coğrafyası olan Mezopotamya topraklarında, çağın medeni(!) devletleri, bilimsel ve objektif ölçülerle su politikalarını oluşturmalı ve binlerce yılda oluşturulan bu kültürü yok edip bölgede zaten var olan savaş ve şiddet ortamına farklı bir boyut kazandırmamalıdır.

Yarattığı ve yaratacağı negatif etkiler göz önüne alındığında tüm bu risklerin göze alınması ne kadar mantıklıdır? GAP uluslararası sorunlara yol açtığı gibi ulusal çıkarlara da hizmet etmemektedir. GAP’ın 35 yılı aşkın bir süredir devam ettiği ve bölgede barajların ekonomik ömrünün 50-70 yıl olduğu düşünülürse, ayrıca projenin bu hızla yapımına devam edileceği hesap edilirse, son ünitenin bitim tarihinde ilk yapılan ünitelerin ekonomik ömrünü tamamladığı görülecektir. Özetle sosyal, ekonomik ve ekolojik felaketlere neden olan GAP Projesi asla tam anlamıyla iddia edildiği gibi hayata geçirilemeyecektir.

Hazırladığımız bu raporun amacı GAP Projesi’ni bütünlüklü olarak irdelemek ve şu ana kadar pek tartışılmayan boyutlarını da sorgulamaktır. Raporda, GAP’ın genel amaçları, Türkiye’nin GAP kapsamında yürüttüğü su politikası, tarımda devrim yaratacağından bahsedilen projenin tarım toprakları için yarattığı riskler, endüstriyel tarımın bölgede yaşayan toplumlar ve toprak üzerindeki olumsuz etkileri, proje kapsamında inşa edilen barajlar neticesinde ekosistemin gördüğü zarar ve GAP nedeniyle mansap ülkelerde yaşanan su krizlerinden bahsedilmiş ve bir takım pratik öneriler sunulmuştur.

 

 

  Güneydoğu anadolu projesi’ne Yönelik Genel Bir Değerlendirme

 

“Verimli Hilal” olarak da adlandırılan Mezopotamya, Toros dağlarının güneyinde, ona bu niteliği veren Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan geniş verimli topraklara sahip coğrafi bir bölgedir. Aşağı Fırat ve Dicle havzalarındaki geniş ovalardan oluşan GAP bölgesi Mezopotamya’nın kuzeyini oluşturmaktadır. Güneyde Suriye, güneydoğuda ise Irak’la sınırı bulunan bu bölgenin yüzölçümü 75.358 km2dir. Bu rakam Türkiye’nin toplam yüzölçümünün %9.7’sini Türkiye’de sulanabilir 8.5 milyon hektar arazinin ise % 20’sini oluşturmaktadır. Ortadoğu’nun en önemli akarsularından olan Dicle ve Fırat nehirleri, kaynağını Türkiye sınırlarından almakla birlikte aşağı akım ülkeleri ve tüm bölge için hayat kaynağı niteliğindedir. Bu nedenle tek bir ülkenin çıkarları doğrultusunda yapılan projelerle söz konusu nehirlere yapılan her müdahale yüzyıllardır süre gelen ekolojik sistemin bozulması ve sosyal-siyasal krizlerin oluşmasına neden olacaktır. Bu durumda Mezopotamya topraklarına farklı boyutlarda medeniyet getireceği varsayılan GAP projesi çerçevesinde uluslararası birer akarsu olan Fırat ve Dicle Nehirleri üzerinde inşa edilen ve inşası planlanan baraj ve HES projeleri Türk yetkililerin bahsettiği gibi, bölgenin her türlü yarasına derman olamayacağı gibi birçok noktada büyük sorunlara neden olacaktır

Cumhuriyet tarihinde, Türkiye’de suların rasyonel kullanımına ilişkin değerlendirmeler neticesinde, Türkiye’de su kaynaklarının “boşa aktığı” fikri belirginleşmiş ve doğal sistemin akışı göz önünde bulundurulmaksızın, denizlere akarak heba olduğu düşünülen bu servetin önüne set koyma gerekliliği duyulmuştur. Türkiye’nin gelişim çabası içinde bulunduğu süreçte, elektrik enerjisi üretmek amacıyla 1936 yılında Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ) kurulmuş, idare, “Keban Projesi” ile çeşitli etüdler yapmış ve Fırat Nehri’ni incelemek üzere rasat istasyonları kurmuştur. 1950-1960 yılları arasında ise Elektrik İşleri Etüd İdaresi hem Fırat hem de Dicle üzerinde sondaj çalışmaları gerçekleştirilmiştir. 1961 yılında Diyarbakır’da kurulan Fırat Planlama Amirliği’nin yaptığı çalışmalar sonucunda Fırat Havzası’nın sulama ve enerji potansiyelini belirleyen “Fırat Havzası İstikşaf Raporu” hazırlanmıştır. Bu rapora ilaveten 1966 yılında “Aşağı Fırat İstikşaf Raporu” geliştirilmiştir. Dicle Havzası için de, aynı paralelde çalışmalar DSİ Diyarbakır Bölge Müdürlüğü’nce sürdürülmüştür. Yapılan bu çalışmalar neticesinde Aşağı Fırat Havzası ve Dicle Havzalarından sağlanacak faydalar belirlendikten sonra 1980 yılında bu iki havza projesinin “Güneydoğu Anadolu Projesi” şeklinde adlandırılması benimsenmiştir. (Bkz. http://www.gap.gov.tr)

 

(Şekil 1: GAP Projesi kapsamındaki iller)

GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), Türkiye’nin güneydoğusunda, bu bölgedeki illeri kalkındırma, sosyal istikrarı sağlama, bölgeler arası kalkınmışlık farkını azaltma ve altyapı sorunlarını giderme iddiasıyla hazırlanmış bir projedir. Projelendirilmeye başlandığı 1950’li yıllarda GAP, bölgedeki toprak ve su kaynaklarının daha etkin ve verimli kullanılması için bir program olarak ele alınmış ancak GAP Master Planının hazırlanması sonucu, kırsal ve kentsel altyapı yatırımlarının da hedeflendiği entegre bir bölgesel kalkınma projesine dönüşmüştür. Coğrafi sınırları içinde Diyarbakır, Şanlıurfa, Adıyaman, Batman, Kilis, Şırnak, Mardin ve Siirt illerinin bulunduğu Güneydoğu Anadolu Projesi, bünyesindeki enerji ve sulama tesisleri için harcanan bütçe bakımından bölgesel gelişme noktasında cumhuriyet tarihinin en büyük projesi olarak kabul edilmektedir. Zira 14’ü Fırat, 8’i Dicle nehri üzerinde olmak üzere toplam 22 baraj ve 19 hidroelektrik santral inşasını öngören projeye 32 milyar dolarlık bir maliyet biçilmiştir. Bu çerçevede GAP Türkiye’nin en büyük, dünyanın 8. büyük projesi sıfatını kazanmıştır. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında kapladığı coğrafi alan, fiziksel büyüklükleri ve hedefleri açısından oldukça iddialı bir projedir. Çünkü bu proje, sadece barajlar, hidro-elektrik santralleri, kıraç toprakların sulamaya açılması gibi fiziksel yatırımlarla sınırlı kalmayıp bunların yanında ve birbiriyle eşgüdümlü olarak; tarım, sanayi, ulaştırma, haberleşme, eğitim, sağlık, kültür, turizm ve diğer sosyo-ekonomik sektörlerin geliştirilmesine yönelik yatırım ve etkinlikleri de içermektedir. Ancak temel amacı bölge halkının gelir düzeyini ve yaşam standartlarını değiştirerek, ulusal kalkınmaya katkı sunmak olan GAP amacına hizmet edecek şekilde hayata geçirilmemiştir.

Dönemin siyasetçi ve proje uygulayıcılarınca; ekonomik büyüme, sosyal gelişim, istihdam artışı, refah, huzur gibi vurguların çokça yapıldığı projenin ülkedeki diğer projelerle kıyaslandığında başarılı olduğu iddia edilse de şu ana kadar yapılan istatistik çalışmaları göz önüne alındığında bahsi geçen hedeflere ulaşılmadığı net olarak görülmektedir. Nitekim milli gelir dağılımına ilişkin araştırmalar yapan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in yaptığı bir çalışma esas alındığında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin Gayri Safi Milli Hasıla’dan aldıkları pay 1965 yılında %10.39 iken GAP’ın hayata geçirildiği döneme denk gelen 2011 yılına kadarki dönemde de bu rakamın %7,18’e düştüğü görülmektedir. Bu araştırma GAP projesinin bölgeler arası gelişmişlik farkını ortadan kaldırmadığını aksine bu farkı derinleştirdiğini ortaya koymuştur. Güneydoğu Anadolu bölgesi, bu projeyle birlikte Türkiye’nin en yoksul bölgesi olmaya devam etmiştir. (Bkz. TMOBB GAP Eylem Planı İnceleme ve Değerlendirme Raporu)

Bu realite, sadece yapılan araştırmalarla değil, bizzat devlet yetkililerinin yaptığı açıklamalarla da gün yüzüne çıkmıştır. BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız tarafından sunulan, GAP’ın 35 yıldır neden bitirilemediği, şimdiye kadar bu proje kapsamında ne tür çalışmalar yapıldığı, ne kadar istihdam sağlandığı gibi soruların yönelttiği bir soru önergesine; Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz adına Müsteşar Kemal Madenoğlu tarafından verilen yanıtta 35 yıl önce başlayan GAP projesi kapsamında sadece son 20 yılda 16 milyar 208 milyon 899 bin TL, yatırım yapıldığı belirtilmiştir.

Yanıtlara göre; yapılan yatırımın yıllara göre dağılımı da son derece dikkat çekicidir. Buna göre bölgede askeri çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, ekonomik yatırımlar çözüm olarak sunulduğundan GAP kapsamında yapılan yatırımlar için ayrılan pay kademeli ve istikrarlı olarak arttırılırken, çatışmaların durduğu dönemlerde buna paralel olarak yatırımlara ayrılan pay da aynı oranda azaltılmıştır. Bu durum GAP projesinin vaat edildiği gibi bölgeyi kalkındırma amacı taşımadığı sadece siyaset malzemesi olarak gündemde tutulduğu fikrini kuvvetlendirmektedir.

GAP projesinin istihdam üzerine yaptığı etkiler irdelendiğinde, bölgedeki yakıcı işsizlik sorununa çözüm olacağı iddia edilen projenin bu açıdan bir hayalden ibaret olduğu anlaşılacaktır. GAP’ın istihdama ilişkin nasıl bir sonuç yarattığına ilişkin soruya Bakanlık yetkilileri ‘GAP’ın Bölge’deki istihdam üzerindeki etkilerinin görülebilmesi için yapılması gereken etki değerlendirme analizlerine ilişkin bir çalışmanın mevcut olmadığını’ bilgisini vermişlerdir.

GAP raporlarına göre projenin tamamlanmasıyla birlikte 3,5 milyon insanın iş sahibi olması planlanmıştır. Ancak aynı dönemde GAP barajları aracılığıyla yaklaşık 200 bin insan zorla göç ettirilmiş, buna paralel olarak çatışmalı ortam döneminde bölgede devlet eliyle binlerce köy boşaltılmış, kırsal kesimden kentlere büyük bir göç hareketi başlamış ve bunun neticesinde kentlerde işsizlik, oranı katlanarak devam etmiştir. GAP bölgesindeki illerde işsizliğe ilişkin yapılan çalışmalarla elde edilen verilere göre en fazla işsizliğin %78 ile Şırnak’ta yaşandığı, bunu sırasıyla %73 ile Siirt, % 72 Mardin, % 70 ile Batman ve % 68 ile Urfa’nın izlediği belirtilmektedir.

Bölgede politik nedenlerle göç ettirilenlerin dışında göçü önleme ve yerinde kalkınmayı hedefleyen GAP projesinin bizzat neden olduğu ciddi bir göç hareketi oluşmuş, GAP ile gerçekleştirilen baraj gölü aynaları altında kalan yerleşkelerden, başka yörelere önemli miktarda göç yaşanmıştır. Özellikle Atatürk, Birecik ve Hacı Hıdır barajları bu bölgelerde yaşayan insanların yerlerinden edilmelerine neden olmuştur. Yalnızca Atatürk barajı inşaatı sonrasında 100.000 kişi yerlerinden taşınmak zorunda kalmıştır. (Bkz. Mehmet Kara, Ekoloji Dergisi, Gap’ın Çevresel, Kültürel ve Sosyal Etkileri) GAP kapsamındaki tüm barajlar hesaplandığında bu rakam 300.000’i bulmaktadır. Bölgede kamulaştırma ve yeniden yerleştirme sorunlu olmuştur ve üzerinde durulması gereken bu sorun günümüzde de devam etmektedir.

(Şekil 2: Batık Minare, Halfeti. Baraj suları altında kalan bir yerleşim yeri)

Öte yandan yetkililer tarafından çözüm olarak öne sürülen “yeniden yerleştirme”nin de bir çeşit zorunlu göç olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Devlet eliyle kurulan yeni yerleşim yerlerinde barınma problemine çözüm üretmek amacıyla bölgenin coğrafi ve kültürel yapısı gözetilmeksizin yapılan konutlar, baraj mağduru vatandaşlara yüksek fiyatlarla satılmaktadır. 2510 sayılı İskân Kanunun Ek-10 Maddesine göre söz konusu konutlarda kalmak istemeyenler kamulaştırma bedellerini alabildikleri gibi, diledikleri şekilde kullanmak için serbest bırakılmışlardır. Fakat burada da göz ardı edilen bir başka önemli noktaya parmak basmak gerekir. GAP bölgesinde arazi dağılımı dengeli ve adilane değildir. ATO raporlarına göre bölgedeki çiftçilerin % 8’i toprakların % 50’lik bir kısmını kontrol etmektedir. Ayrıca bölgedeki çiftçilerin % 41’inde kişi başına 5 hektar ya da daha az miktarda toprak düşerken %39’luk kısmınınsa hiç toprağı yoktur. Bu durum GAP kapsamında inşa edilen ve büyük miktarda tarım arazisini yutan barajlar için ödenen kamulaştırmalardan özellikle büyük toprak sahiplerinin faydalandığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Yani bölgede nüfusun önemli bir kısmını oluşturan ve büyük arazi sahiplerinin topraklarında çalışarak geçinen topraksız ailelerin önemli bir kısmı herhangi bir kamulaştırma bedeli almaksızın yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmıştır.

Baraj projelerinin dışında 90’lı yıllardaki çatışmalı ortam nedeniyle kırsal kesimden kent merkezlerine yoğunca yapılan zorunlu göç sonrasında, bölge illerinde 1990-1997 yılları arasında hızlı bir nüfus artışı gözlenmiştir. Bu artışlar Adıyaman’da % 112, Batman’da % 44, Şanlıurfa’da % 49, Diyarbakır’da % 34 ve Gaziantep’te de % 18 civarında olmuştur. (Bkz. Mehmet Kara, Ekoloji Dergisi, Gap’ın Çevresel, Kültürel ve Sosyal Etkileri) Genel olarak olumsuz sonuçlar doğurabilen göç olgusu zorunlu bir harekete dönüştüğü durumlarda göç veren ve alan yerler açısından ciddi sorunlara yol açmaktadır.

Göç veren yerler açısından bakıldığında, öncelikle bu yerlerde iş gücünün azaldığı ve burada üretim becerisinin zamanla yok olduğu bilinmektedir. Sebep olduğu göç miktarına dikkat çekildiğinde istihdam ve gelir vadeden GAP projesinin kırsal alanlarda tarım ve hayvancılığa darbe indirdiğini söylemek mümkündür.

Bu tip durumlarda göç alan yerlerde de durum pek parlak değildir. Göç ederek gelen insanların barınması, sosyal ve kültürel bir takım hizmetlerden faydalanması gerekmektedir. Gelen göç dalgasına karşı en fazla zorlanan kurumlar şüphesiz yerel yönetimlerdir. Altyapı hizmetlerinin hazır olmadığı durumlarda birden oluşan nüfus patlamasına hizmet vermek kolay değildir.

Devlet yetkililerinin vatandaşların yaşam kalitesi konusunda gerekli duyarlılığı göstermemesi neticesinde GAP projesi nedeni ile yeni yerleşim birimlerine taşınmak zorunda kalan insanların önemli bir kısmı, yeni çevreye uyum sağlayamamış, bu durum çeşitli sosyolojik ve psikolojik sorunlara yol açmıştır. Dünya Bankası, “riskli modeller” kavramı içinde değerlendirdiği büyük ölçekli baraj projelerinin, beraberinde arazi kaybı, işsizlik, yaşadığı çevreyi kaybetme, yoğun bir yalnızlık korkusu, yiyecek sıkıntısı, kendisine ait olanı yitirme ve toplumsal uyumsuzlukları da getirmektedir. (Bkz. Morvaridi, 2004, s.727Kamuran Sami/mimarlıkdergisi.com )

 

 

GAP Projesi neyi hedeflemektedir

 

GAP sayesinde, Türkiye’nin diğer bölgeleriyle kıyaslandığında dezavantajlı durumda bulunan Güneydoğu Anadolu bölgesinde ekonomik yapıyı geliştirerek gelir düzeyini yükseltmesi, sosyal istikrarın ve refahın sağlanması hedeflenmektedir. Türkiye’nin en önemli iki nehrine yataklık eden bölgede, sahip olunan bu su kaynaklarının etkin kullanılmasıyla istihdam alanlarının açılması ve bölgeler arası eşitsizliğin ortadan kaldırılması planlanmaktadır. Oysa 2010 yılında bitirilmesi hedeflenen GAP çerçevesinde günümüze kadar enerji yatırımlarının %80 sulama yatırımlarının ise %28 civarında olduğu bilinmektedir.

GAP ile bölge insanlarına “muhteşem yaşam” vaatleri verilmiştir. Ancak bu projeye ilişkin izlenen eksik ve yanlı politikalar çerçevesinde bölgede üretilen elektrik enerjisinin batı bölgelerine sevk edilmesi ve sadece belli bir bölgeyle sınırlı kalan ve yanlış yöntemler izlenerek toprağı çoraklaştıran sulama yatırımları bölge insanının daha fazla mağdur olmasına yol açmıştır. Bölgede endüstriyel kalkınmayı da gerçekleştirme çabası olan GAP’ın ekonomik gelişimi desteklerken, eğitim/öğretim ve teknolojik gelişmeler konusunda talepler geliştireceği kabul edilir. Bu noktada GAP sadece bölgeye değil tüm ülkenin menfaatine uygun olarak, istihdam olanakları yaratmak, ihracat kapasitesini geliştirmek, gelir ve tasarrufların artmasına olanak sunmak ve bu vesileyle toplumsal refah yaratmak gibi amaçlar taşımaktadır.

Ülkenin belirli bir bölgesinde yapılan yatırımlardan diğer bölgelerin de faydalanması yanlış bir yaklaşım değildir ancak bölge kaynaklarının burada yaşayan insanların mağdur edilmesi pahasına, başka bölgelere aktarılması kabul edilebilir bir durum değildir.

GAP’ta şu ana kadar yapılan yatırımların büyük bir kısmı enerji üretimine yönelik yapılmıştır. Bölgenin kendisinden ziyade sanayinin gelişkin olduğu büyük illere fayda sağlayan bu yatırımlar bölgesel kalkınmaya yönelik vaatlerle çelişkili bir durum arz etmektedir. Güneydoğu Anadolu bölgesinde çiftçilik faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi ve tarımsal verimliliğin arttırılması da GAP’ın temel hedefleri arasında yer almaktadır. Bu amaçla GAP, tarım ve ziraat alanındaki gelir düşüklüğü ve verimsizlik nedeniyle kırsal kesimden kentlere göç eden nüfusun yerinde kalkınmasını sağlayacak, tarımsal sanayiye yeterli miktarda girdi üretecek ve tarım ürünlerinde ihracat kapasitesini arttıracak bir takım projeler içermektedir. Genel olarak başarısız bir proje olan GAP’ın bu hedefine de ulaşamadığı açıktır. Nitekim, bitirilmesinin hedeflendiği 2010 yılına gelindiğinde projede hedeflenen sulama ve tarım yatırımlarının sadece %28’inin gerçekleştirildiği bilinmektedir. GAP projesi çerçevesinde yapılan sulama ve ilaçlamada yanlış tekniklerin kullanımı ve bu konudaki eğitim noksanlığı nedeniyle de, proje aslında iddia edildiği gibi verimliliğe değil toprakta tuzlanma ve çoraklaşmaya neden olmuştur.

GAP projesinde sulama ve tarım yatırımlarına yönelik yapılan eleştirilerin pek çoğu şu ana kadar sadece %28’lik kısmının bitirilmesine ilişkindir. Oysa proje yatırımlarının yapıldığı günden bu yana, izlenen tarım politikasının bölgeyi çölleştirdiği ve ne denli riskli olduğu irdelenmemektedir. Toprakta yarattığı tahribat göz önünde bulundurulduğunda, şimdiye kadar hedeflenen sulama yatırımlarının büyük oranda gerçekleştirilmemiş olması esasında Güneydoğu Anadolu Bölgesi açısından daha hayırlı olmuştur.

 

Şekil 3: GAP sulama yatırımları sonrasında Harran’da meydana gelen tuzluluk oranına ilişkin bir tablo (M Sami Köroğlu)

 

 

Türkiye’nin Uluslararası Su Politikasına İlişkin Tutumu

GAP kapsamında 1.8 milyon hektarlık bir alanın sulanması hedeflenmektedir. Sulamadaki bu hedef Dicle ve Fırat’ın nehirlerinin %45’nin Türkiye tarafından kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumda uluslararası akarsular olmaları itibariyle aşağı akım ülkeleri olan Irak ve Suriye devletlerinin bu iki nehirden alacakları su payında, miktar ve kalite düşüklüğü meydana gelecektir. Bu ülkelerde yağışa dayalı tarımın sınırlı olması, bu topraklar üzerinde yaşayan insanları söz konusu nehirlere bağımlı kılmaktadır. Türkiye’nin hakkı olandan fazla pay alarak endüstriyel tarım yapma hamlesi söz konusu akarsulara bağımlı yaşayan insanları su kıtlığıyla baş başa bırakmak demektir. Dünyada pek çok ülkede nehir ve göllerden kaynaklanan anlaşmazlıkların var olduğu bilinmektedir. Bunun nedeni Türkiye’de olduğu gibi anlaşmazlığa konu olan suların iki veya daha fazla ülkenin sınırları içerisinde yer almaları ve her ülkenin bu sulardan azami ölçüde faydalanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Normal şartlarda uluslar arası suların konu olduğu uyuşmazlıklar uluslararası hukuk normlarına göre düzenlenmiş anlaşmalar çerçevesinde ve karşılıklı anlayış ve işbirliği yoluna gidilerek çözüme kavuşturulmaktadır.

Ancak Türkiye’de bu durum farklılık arz etmektedir. Zira Türkiye Sınır Aşan Suların ve Uluslararası Göllerin Kullanımı (Helsinki), Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Almaya Katılım ve Yargıya Başvuru (Aarhus) ve Sınır Aşan sular Çevresel Etki Değerlendirmesi (Espoo) Sözleşmelerine taraf değildir. (Bkz. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi/ Türkiye’nin Sınır Aşan Sular Politikası)

Bunun yanı sıra, Türkiye, Çin ve İsrail ile birlikte, 1997 yılında BM tarafından kabul edilen ‘Taşımacılığa Uygun Olmayan Uluslararası Su Kaynakları Konvansiyonu’na taraf olmayı reddetmiştir. Türkiye’nin su politikası değişen şartlara göre belirlenmektedir. Buna göre şimdiye dek su kaynaklarına ilişkin izlenen yol ve yöntemler suyun ülkedeki ekonomik ve sosyal kalkınmaya yaptığı katkı, Avrupa Birliği ile üyelik müzakereleri ve bölgesel gelişmeler göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur.

Avrupa Birliğine tam üyelik müzakerelerinin Türkiye’nin su politikasında önemli bir rol oynamasına karşın konuya ilişkin yapılan çalışmalar ve alınan tedbirler yetersiz kalmaktadır. Çünkü Avrupa Komisyonunca hazırlanan 2006 yılı İlerleme Raporu’nda AB su mevzuatına uyumu da içeren “Çevre” faslı, “Çok sınırlı ilerleme” kaydedilen fasıllar arasında sayılmıştır. Raporda, Türkiye’nin Espoo ve Aarhus Sözleşmelerine taraf olmadığı ve taraf olma konusunda bir takvimin bulunmadığının altı çizilmiş, stratejik çevresel etki değerlendirmesi direktifinin mevzuata yansıtılmadığı ve mevcut mevzuatın çevresel etki değerlendirmesinin sınır aşan boyutunu kapsamadığı ifade edilmiştir. Raporda ayrıca, Türkiye’nin sınır aşan sular konusunda özellikle üye ülkelerle işbirliğinin artırılmasına yönelik adımların atılmadığı vurgulanmış, yatay mevzuatta ise özellikle halka danışılması ve sınır aşan konulardaki ilerleme eksikliğinin giderek artan bir endişe kaynağı olduğu kaydedilmiştir. 2007 yılında hazırlanan Avrupa Birliği ilerleme raporunda ise, “Çevre” faslında “sınırlı ilerleme” kaydedildiği belirtilmiştir. Raporda, Türkiye’nin çevresel etki değerlendirmesinin halkın katılımı ve sınır aşan boyuttaki danışmalara ilişkin prosedürlerinin henüz tam uyumlu olmadığı ifade edilmiştir.

Su konusunda bugüne kadar uluslararası su hukukunun henüz tam olarak oluşturulmaması ve suyu tüm boyutlarıyla ele alan küresel ölçekte kabul gören uluslararası bir sözleşme bulunmaması var olan sözleşmelere bile taraf olmayı reddeden Türkiye’nin su kullanımı konusunda rahat davranmasına olanak vermektedir. Her ne kadar su kaynakları ve sınır aşan sular konusunda izlenen politikaların temelinde “Türkiye’nin, suların hakça, akılcı ve optimum kullanımını, suyun yararlarının paylaşılmasını ve diğer kıyıdaş ülkelere “ciddi zarar” (significant harm) verilmemesi” ibaresi yer alsa da nehrin su potansiyelinin kullanılması konusunda kıyıdaş ülkeler olan Suriye ve Irak ile ciddi anlamda bir fikir alışverişi veya işbirliğine gidilmemiştir.

Aşağı akım devletleri pozisyonunda olan Suriye ve Irak devamlı olarak Türkiye’nin Fırat ve Dicle sularından faydalanma eylemlerinin, kendisine zarar verdiğini ifade etmişler ve Türkiye’nin bu eylemine karşı doğal olarak uluslararası alanlarda su hakkı mücadelesine girişmişlerdir. Ortadoğu’da genel olarak yaşanan diğer politik sorunlar ve sürekli kaos ortamı su mücadelesini geri planda bıraksa da Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde inşa ettiği barajlarla bu akarsular üzerinde egemenlik oluşturmak istemesi, söz konusu iki ülkede ciddi endişelerin oluşmasına neden olmuştur.

Türkiye, AB’nin su ve çevre mevzuatının temelini oluşturan, Su Çerçeve Direktifi; Sınıraşan Suyolları ve Uluslararası Göllerin Korunması ve Kullanılması Sözleşmesi (Helsinki Sözleşmesi); Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirilmesi Sözleşmesi (Espoo Sözleşmesi) ve Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Alma Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Aarhus Sözleşmesi)’ne taraf olmak için AB’ne tam üye olunması şartını öne sürmektedir. (Bkz. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi /Türkiye’nin Sınır Aşan Sular Politikası)

Açık bir hak ihlali olan bu tavır hem AB hem de kıyıdaş ülkeler için tehditkâr bir tutum içermektedir. Yani insan hayatının en vazgeçilmez ihtiyaçlarından biri olan su, politik arenalarda hesaplaşma aracı olarak kullanılmaktadır.

Suya ilişkin var olan hukukun tanınmaması, Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde yapılan projeler konusunda bu nehirlerin kullanımında hak sahibi olan aşağı akım ülkeleri ile herhangi bir müzakerenin yapılmaması ve Ortadoğu’nun en önemli su kaynaklarının kontrol edilmeye çalışılması Türkiye’yi Ortadoğu’nun “külhanbeyi” durumuna getirmiştir.

 

 

GAP’ın Ortadoğu’da Oluşturduğu Riskler

 

20. yüzyılın sonlarına doğru özellikle 1990’lı yıllarda bilim adamları ve strateji uzmanları, suyun gelecekteki en önemli kaynak olacağına, bu sınırlı kaynağın artan nüfusa yetmeyeceğine, dolayısıyla dünyada su savaşlarının olacağına dair çeşitli fikir ve teoriler ortaya atmışlardır. Bilimsel tespitlere göre dünyada 26 adet su yoksulu ülke vardır ve bunlardan dokuzu Ortadoğu’da yer almaktadır. Dolayısıyla tarih boyunca din, mezhep, etnik yapı ve petrol gibi nedenlerle sürekli olarak karmaşa ve savaşa sahne olan Ortadoğu coğrafyası, çıkacağı varsayılan su savaşlarının da önemli merkezlerinden biri olacaktır. Coğrafi konumu, Ortadoğu ile ilişkisi ve gür nehir ve ırmakları topraklarında barındırdığı hesaba katıldığında, bu savaşlarda Türkiye’nin önemli bir aktör olacağı düşünülmektedir.

Türkiye’nin olası su savaşları senaryolarına dâhil edilmesindeki temel neden Uluslararası ya da sınır aşan su kaynaklarına sahip olmasıdır.(Bkz. Erdost Yüksel/ Ortadoğu Su Sorunu ve Türkiye) Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak ile sorunlara neden olan su kaynaklarının başında Dicle ve Fırat nehirleri gelmektedir. Fırat Nehri Türkiye’de Erzurum yakınlarındaki Dumlu Dağı’ndan doğup ana kaynaklarını Doğu Anadolu Bölgesi’nden alarak Suriye ve Irak topraklarına geçmekte ve Dicle Nehri ile birleştikten sonra Şattü’l Arab adını alarak Basra Körfezi’ne dökülmektedir. Nehrin yıllık su potansiyeli iklime bağlı olarak değişmekte, kurak yıllarda, yıllık ortalamanın üçte bire düştüğü gözlenmektedir. Dicle Nehri ise, farklı iki kaynaktan çıkmaktadır. Birinci kaynak Elazığ yakınlarındaki Hazar Baba dağıdır. Diğer bir çıkış noktası ise Maden dağından çıkan Maden Çayı’dır. İki küçük akarsudan kaynaklanan Dicle Nehri; Batmansu, Ilısu, Batan, Yanarsu gibi büyük sular ve diğer kaynaklardan beslenip güçlenerek, Irak topraklarına girmektedir.

Güneydoğu Anadolu Proje’sinin Ortadoğu’da nasıl bir gerginlik yarattığını anlamak için tarihçeyi gözden geçirdiğimizde, 1954 yılında Türkiye’nin Fırat Nehri üzerinde Keban ve Karakaya barajları projesini hayata geçirmeye başlayana kadar Suriye ve Irak’la ciddi anlamda bir sorun söz konusu olmadığını görürüz. Ancak 1964 yılında Keban Barajı’nın yapımı Suriye ve Irak tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmış, bu ülkeler Türkiye’yi, suyu politik bir koz olarak kullanıp Ortadoğu’da hâkimiyet kurmaya çalışmakla suçlamışlardır. Türkiye’nin Suriye sınırlarından geçen nehirler üzerinde devasa barajlar yapması sonucunda, su sıkıntısı endişesiyle Suriye, Fırat Nehri üzerinde Tabka Barajı’nın yapımına başlamıştır. 1974 yılında hem Keban, hem de Tabka Barajı tamamlanmış, barajlarda su tutma tarihi çakışmıştır. Bu durum hem Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getirmiş, hem de Suriye ile Irak arasında büyük bir sorun oluşturmuştur. Çünkü Suriye’nin Tabka Barajı’ndan Irak’a çok az su bırakmış, bu durum iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. (Bkz. Zuhal Keleş/ Türkiye’nin Sınırları Aşan Sular Sorunu Tarihçesi ve Soruna Yaklaşımı)

(Tablo I: FIRAT NEHİR SİSTEMİ)

Ayrıca Suriye ve Irak’ın Fırat ve Dicle üzerinde yaptıkları yatırımlar bulunmaktadır. Bu yatırımların zarar görmemesi için de bu nehirlerin sularından belirli miktar ve kalitede pay almak hakkı vardır. Fakat Türkiye su konusunda “egemenlik ilkesine” dayanan bir politika izlemektedir. Egemenlik İlkesine göre sınır aşan sularda her devlet kendi ülkesindeki sudan ülke egemenliği gereği yararlanma hakkına sahiptir. Bu durum Türkiye’yi kaçınılmaz olarak Suriye ve Irak ile karşı karşıya getirmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, söz konusu nehirlerin kaynaklarını Türkiye topraklarından almakla beraber Mezopotamya’nın aşağı kısmını oluşturan Irak ve Suriye topraklarına da can vermektedir. Başka bir deyimle Dicle ve Fırat nehirlerinin yegâne sahibi Türkiye değildir. (Tablolar için Bkz. Su Politikası, Konuralp Pamukçu )

 

 

GAP’ın Aşağı Akım Ülkelerinde yaşayan toplumlara verdiği zararlar

Son yarım asırda nüfus artışı, hızlı şehirleşme ve sanayileşmenin yol açtığı su ihtiyacı, suyun dünya kamuoyunun ve siyasi yapılarının ilgi odağı haline gelmesine neden olmuştur. Sabit miktarı ile dünyanın artan nüfusunun ihtiyaçlarını karşılayamayacak olması nedeniyle, ikamesi mümkün olmayan bu doğal kaynağın, 21. yüzyılın stratejik kaynaklarından biri olacağı genel kabul görmektedir. Bu durum suyun paylaşılamadığı topraklarda daha çok hissedilir düzeyde olacaktır. Fırat ve Dicle nehirlerinin geçtiği Türkiye, Suriye ve Irak’ta baraj projeleri ile suyun Türkiye tarafından depolanması ve nehirlerin akışına müdahale edilmesi neticesinde, Mezopotamya toprakları, suyun stratejik bir kaynak olarak kabul göreceği coğrafyalarda ilk sıralarda yer alacaktır. Su sorununun bölge gündemindeki ve Türkiye-Suriye-Irak ilişkilerindeki ağırlığı özellikle ABD’nin Irak’a müdahalesi ve Ortadoğu’daki halk ayaklanmaları sürecinde azalmış görünse de, Dicle ve Fırat nehirlerine set konularak, suyun alıkonulması Suriye ve Irak’ta yaşayan halklar için can alıcı sorunlar yaratmaya devam etmektedir.

Bilindiği gibi söz konusu mansap (aşağı akım) ülkelerinde, sanayileşme tamamlanmamış ve –petrol üretimi hariç- ekonomi halen tarıma endeksli bir yapıya sahiptir. Yağışın burada oldukça sınırlı olması ve geleneksel yöntemlerle yapılan tarımın endüstriyel kullanımdan çok daha fazla su tüketimine neden olması nehirlere duyulan ihtiyacı arttırmaktadır. GAP projesi sonrasında bölge halkları tarafından ihtiyaç duyulan Fırat ve Dicle sularında ciddi oranda miktar ve kalite düşüşü gözlemlenmiştir. Bu tablonun, GAP projesi çerçevesinde tamamlanması planlanan diğer baraj inşaatlarının bitirilmesi sonrasında daha vahim bir hal alacağı su götürmez bir gerçektir. Nehirlerin kullanımı konusunda “Mutlak Egemenlik” görüşünü savunan Türkiye, projenin bitirilmesi sonucunda Dicle ve Fırat’ın suyunu kendi sınırları içinde depolayacak ve nehirlerin kontrolünü ele alacaktır. Bu durum nehrin aşağı kısımlarında tarım yapılmasını olanaksız hale getirecektir. (bkz. tablo I-II, sf 13)

2009 Yılında yapılan bir görüşmede, Duhok Üniversitesi Çevre Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Narzar Numan’dan edinilen bilgiye göre; şu ana kadar Fırat üzerinde kurulmuş olan barajlar özellikle Suriye’yi etkilemiş, bu nehrin Suriye’den geçen kısmında su miktarındaki azalış tarımla geçinen insanları büyük zarara uğratmıştır. Yine GAP projesi kapsamında Dicle nehri üzerinde inşa edilen barajlar Irak’taki tarım üretimin sonunu getiren en önemli faktör olmuş, Bu bölgede yaşanan kuraklık sonucu göçler meydana gelmiştir. Nitekim 1970’lerde Orta ve Güney Irak’ta gelişmekte olan tarım faaliyetleri varken, günümüzde Fırat nehrinin Irak topraklarına akan kısmı, Türkiye’de yapılmış baraj gölleri nedeniyle kurumaya yüz tutmuştur. Bu da Irak topraklarında Fırat suyu ile yapılan üretime büyük darbe vurmuştur. Geçmişte Fırat nehri üzerinde tarım arazilerini sulamak amacıyla çeşitli sistemler geliştirilmiş fakat nehrin su miktarındaki azalma bu sistemleri kullanmayı imkânsız kılmıştır. Bunun sonucunda meydana gelen ekonomik sıkıntılar dolayısıyla kırsal kesimde çiftçilikle uğraşan insanlar şehir merkezlerine yoğun bir göç dalgası oluşturmuşlardır. Irak şehirlerinde birden meydana gelen nüfus yoğunluğu aslında kırsal kesimde yaşanan kuraklığa bağlıdır. Buna bağlı olarak kent merkezlerinde yoksul, altyapı hizmetlerinden yoksun ve belediye hizmetlerinin verilmediği kenar mahalleler oluşmuştur. (Bkz. İpek Taşlı The Effects of Ilısu Dam Project on Irak)

Dicle nehri üzerinde kurulmuş ve kurulması planlanan barajlar ile tutulacak su ise yine en fazla Irak topraklarını etkileyecektir. Özellikle ülkenin orta ve güney kesimlerini etkileyecek olan bu barajlar sonucunda Irak’ta 565.000 hektarın üzerinde alan susuz kalacaktır. Böylelikle Türkiye tarafından Fırat nehri üzerinde yapılan barajlar nedeniyle zaten kuraklaşan topraklar Dicle’nin de kurumasıyla çöl haline gelecektir. Günümüzde Fırat Nehrinden Irak topraklarına saniyede 200 m3 su akmaktadır. Oysa Irak’ın ihtiyaç duyduğu miktar en az 500 m3’tür. Sulu arazilerin her geçen gün biraz daha kuruması Irak’ın önemli ekonomik kaynaklarından biri olan tarımı kötü etkileyecektir. Irak Su Kaynakları Bakanlığı adına Akram Ahmad Rasol tarafından yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’nin Fırat üzerinde inşa ettiği barajlar nedeniyle bu nehrin Irak topraklarına akan kısımda su seviyesinin, normalin çok altına düştüğü belirtilmektedir.

Fırat nehrinden sonra Dicle nehrinin kurutulması Irak’taki kuraklık sorununu içinden çıkılmaz hale getirecektir. Böyle bir durumda ülke tamamen çöle dönüşecektir. Dicle Nehri Irak topraklarına Zaxo kentine yakın bir yerden giriş yapıyor ve Basra Körfezi’nde son buluyor. Bu su içme suyu ve sulama amaçlı kullanılıyor. Nehirden beslenen barajlar sayesinde Irak’taki tüm bölgelere elektrik veriliyor. Dolayısıyla doğrudan veya dolaylı olarak tüm Irak halkı bu nehre bağlı hayat sürüyor. Dicle nehri su akışından en fazla etkilenecek olan yatırımlardan biri çok amaçlı kullanım için tasarlanmış olan Musul Barajı’dır. Yaklaşık 2 milyon dönüm arazinin sulanmasında kullanılan bu barajdan aynı zamanda içme suyu ve elektrik enerjisi elde edilmektedir. Sel taşkınlarının da önlenmesinde araç olan barajdan sadece Duhok ve çevresindeki yerleşim birimlerinde 4 milyon insan faydalanmaktadır. GAP kapsamında Ilısu Barajı’nın yapılacak olması ve hemen aşağı kısmında Cizre Barajı’nın inşa edilmesi Musul Barajı’nı kullanılamaz hale getirecektir. Irak’ta, Dicle havzasında zirai planlama ve sulama siteminin Dicle’nin mevcut su akımına göre ayarlandığından bu sudan elde edilen üretim miktarı su miktarına bağlı olarak azalacaktır. Irak hükümeti çiftçilerine kullanabilecekleri su miktarı konusunda bir garanti veremeyecektir çünkü su kontrolünün Türkiye’nin eline geçmesiyle Irak topraklarına akacak su miktarı tahmin edilemeyecektir.

Sonuç olarak Irak ve Suriye’de yaşayan insanlar Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde kurulan ve kurulması muhtemel barajların, genel olarak insan yaşamı ve çevre açısından tahmin edilemez boyutlarda zararlı olacağından endişe etmektedir. Bu nehirlerde su miktarında meydana gelecek azalma beraberinde ciddi anlamda kuraklık, çölleşme, ekonomik sorunlar ve tahrip edilmiş bir ekosistem getirecektir. Bu bölge biyolojik çeşitliliğin çok yoğun olduğu yerlerden biri olduğu için de Türkiye’deki barajların yapılması sonucunda bu çeşitlilik yok olacaktır. (Bkz. Prof. Dr. Nazar Numan/Duhok Üniversitesi)

 

 

Tarımda devrim yaratacağı iddia edilen GAP’ın toprağa verdiği zararlar

 

Tarımsal üretimin gerçekleşmesi için gerekli iki temel madde olan su ve toprak birbiriyle uyumlu işlendiğinde insanlık için yaşam kaynağı olmaktadır. Ancak bu kaynak bilinçsizce ve bencilce tutumlar sergilendiğinde kuruyup yok olabilmektedir.

Sulama açısından değerlendirildiğinde tarımsal üretim “Kuru Tarım (Ekstansif Tarım)” ve “Sulu Tarım (İnstansif Tarım)” olmak üzere iki şekilde hayata geçirilir. Kuru tarım modelinde üretim iklim koşullarına bağlı olarak yapılır ve üründe verimlilik oranı bütünüyle iklim koşullarına bağlıdır. Bu bağımlılık nedeniyle, tarımsal üretim miktarı üretildiği yıllardaki yağış miktarı ve uygunluğuna göre dalgalı bir seyir izleyebilmektedir. Kuru tarımda ürün miktarı yıldan yıla büyük farklılıklar gösterirken, sulu tarım modelinde üretim miktarındaki dalgalanma daha azdır. Çünkü sulama ve gübreleme odaklı olan bu tarz üretim modelinde tarım bitkilerinin ihtiyaç duyup doğal yollardan erişemedikleri su, ihtiyaç duyulan dönemde ve gerekli miktarda yapay olarak verilir. (Bkz. İvme Dergisi Sayfa 111-114 Sayı 7)

Bu açıdan bakıldığında, sulu tarımın avantajlı olduğu düşünülse de, uygulanan sulama yöntemindeki hatalar, bilinçsizlik ve sulu tarım için gerekli olan drenaj sisteminin gözardı edilmesi sonucu toprakta meydana gelen çoraklaşma, sulu tarımın göründüğü kadar verimli olmadığını göstermektedir. Suyun bilinçsizce gereğinden fazla kullanılması, sabit olan bu kaynağın israfına ve toprağın verimsiz hale gelmesine neden olmaktadır. .

Tüm dünyada kullanılabilir su rezervlerinin %70’i, Türkiye’de ise %72’si tarımda kullanılmaktadır. Rakamlardan da anlaşıldığı üzere kullanılabilir su kaynaklarının büyük bir kısmı tarımda tüketilmektedir. Ancak tarımda kullanılan su, gerek tarımsal alana iletilmesi, gerek iletildiği alandaki bilinçsiz ve kontrolsüz kullanımı, gerekse de büyük baraj göllerinde tutulması yüzünden oluşan yüksek miktardaki buharlaşma nedeniyle büyük kayıplara uğramaktadır. Öyle ki tarımsal alandaki sudan yapılacak %10’luk tasarrufun tüm susuzluk tehlikesini ortadan kaldırabileceği söylenmektedir. (Bkz.http://ekolojiagi.wordpress.com/sulandırılmış tarım-uygulanan sulu tarımın gerçek yüzü)

 Sulu tarımın bunca dezavantajına rağmen dünya ülkelerinde bu derece tercih edilmesinin temelinde güçlü devletlerin ekonomi politikaları yatmaktadır. 1950’lerin sonuna uygulamaya konan “Yeşil Devrim” kuru tarımın yetersiz olduğu ve dünyada kıtlık olacağı spekülasyonu ile dünya çapında sulu tarım ve buna bağlı olarak baraj yapımı ile ivme kazanmıştır. Daha çok yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde büyük baraj projelerinin inşa edilmesi ABD ve Dünya Bankası tarafından teşvik edilmiş hatta bu “devrimin” dışında kalan ülkeler dışlanmıştır. Öyle ki 1965’te ABD Hindistan’a sulu tarıma geçmediği takdirde buğday satışının durdurulacağı tehdidinde bulunmuştur. Şüphesiz sulu tarım için yapılan onca propaganda, dünyada kıtlık endişesinden değil, egemen ülkelerin bu vaziyetten pay çıkarmaları ve bu doğrultuda sermaye biriktirmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu politikalar doğrultusunda bulunduğu ortama iyi uyum sağlayan, doğal yollarla beslenen, kuraklıktan fazla etkilenmeyen yerli tohumun kullanılmasından vazgeçilerek, onun yerine, çok fazla suya, gübreye ve tarımsal ilaca ihtiyaç duyan ithal hibrid tohumların kullanılması sağlanmıştır. İthal tohumların kullanılmasıyla birlikte tohum, kimyasal gübre ve tarımsal ilaç şirketleri astronomik rakamlarla kâr elde etmişlerdir. Bu sayede uluslar arası biyoteknoloji şirketleri, monokültür tarımı alabildiğince yaygınlaştırarak, kendilerinkinden başka tarım sistemlerini ve ülkelerin gıda egemenliklerini hiçe saymak, ülke çiftçilerini yıkıma sürükleyip topraklarından koparmak, bioçeşitliliği tehdit etmek, ekolojiyi tahrip etmek, toplumların yerel çeşitlerini ekledikleri ya da değiştirdikleri genlerle patentleyip mülkiyetlerine geçirmek yoluna gitmişlerdir.

Şekil 4: Yeşil Devrim’e ilişkin bir karikatür (Bkz. http://www.agaclar.net/forum/organik-tarim/9793-2.htm)

Bu durum sulu tarıma geçilmek için harcanan onca çabanın iç yüzünü açığa çıkarmaktadır. “Yeşil(!) Devrim” sadece sermaye devlerine yaramıştır. Yerel toplumlar açısından bu sistem, hormonlu, sağlıksız ürünlerin üretilip tüketildiği ve bu ürünlerin de büyük oranda su olmaksızın üretilemediği bir ortamın oluşmasına neden olmuştur.

Geleneksel tarımın yok edilerek üretimin tekelleştirilmesine neden olan büyük sulama projelerinin yaygınlaşmasında ABD, AB ve Dünya Bankası gibi güçlerin bilinçli ve planlı politikalarının açığa çıkması sonrasında, bu sistemin mağduru olmuş insanlar da büyük baraj projelerine karşı muhalif bir güç oluşturmaya başlamışlardır. Büyüyen tepkiler sonucunda Dünya Bankası şu ana kadar desteklenen projelerin sorunlu olduğunu kabul etmiştir. Uygulanan haliyle sulu tarımın ve büyük barajların tarıma verdiği yıkıcı etkilerden zarar gören 44 Ülkeden 2000’i aşkın örgüt 3 Ekim 1994 yılında Manibeli Bildirisi’ni yayınlayarak Dünya Bankası’nın kredilendirdiği barajlarla ilgili tarafsız araştırma yapılması yönünde baskı uygulamıştır. Yapılan mücadeleler sonucunda Dünya Barajlar Komisyonu’nu (WCD) kuran Dünya Bankası, bu komisyon aracılığıyla 56 ülkede 125 büyük barajı inceleyerek bir rapor oluşturmuştur. Bu rapora göre; dünya tatlı su rezervinin %5’i bu büyük baraj göllerinde buharlaşmakta, küresel ısınmaya neden olan sera gazlarının %28’e varan kısmı bu büyük baraj göllerinden kaynaklanmakta ve bu projelerin %70’inde belirlenen hedeflere ulaşılamamaktadır. Daha da önemlisi büyük baraj sularıyla tarım yapılan toprakların %20’sinde tuzlanma ve çoraklaşma meydana geldiği açıklanmıştır. Örneğin bu oran Türkmenistan’daki topraklarda %80, Özbekistan’da is %60 civarındadır.

Türkiye açısından değerlendirme yapacak olursak, özellikle GAP projesi ile birlikte Türkiye’de sulu tarımım yaygınlaştırılmaya başlandığını görmekteyiz. GAP projesinin yapılandırılmaya başladığı tarihler dikkate alındığında, Türkiye’nin de “Yeşil Devrim” rüzgârına kapıldığını söylemek mümkün olacaktır. Özellikle GAP bölgesinde inşa edilecek barajlar ile bölgede 1,8 milyon hektarlık alanın sulanması planlanarak yapılan yatırımlar neticesinde sulu tarım konusunda büyük bir hamle yapılmış ve bölge toprakları sulu tarımın dezavantajlarından payını almıştır.

Türkiye’de toprağın tuzlanmasını rakamlarla açıklayacak olursak, ülke yüzölçümünün %9,7’sine karşılık gelen 75.358 km2’lik alanı ile devasa büyüklükteki GAP projesi kapsamında Türkiye genelinde sulanabilir 8,5 milyon hektar tarım arazinin %20’si, yani 1,82 milyon hektarının sulanması planlanmaktadır. Ocak 2008 tarihi itibariyle sulanması planlanan arazinin%15’ine tekabül eden 272.972 hektarlık kısmı sulamaya açılmıştır. (Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz adına Müsteşar Kemal Madenoğlu tarafından bir soru önergesine verilen yanıtta bu rakamın %28 olduğu belirtilmektedir.) Sulamaya açılmış bulunan bu alanın yaklaşık %50’sinde tuzlanma problemi oluşmaya başlamıştır. Sulamada kullanılan Fırat suyunun en iyi kalitesi bile toprağa yıllık olarak 10 dekar başına 1,1 ton tuz bırakmaktadır. Bu tuzlanma neticesinde Urfa-Harran Ovası’nın dörtte birinden fazlası tarım alanı dışına çıkmıştır. Bütün uygulamalarda olduğu gibi ağır aksak işleyen Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi sayesinde bölgedeki toprağa sözde bereket getireceği söylenen GAP projesinde yanlış sulama yöntemleri ile toprağı çoraklaştıran tarım yatırımları %28 civarında kalmıştır. Şu ana kadar GAP projesinin en çok eleştirilen yönlerinden biri olan “tarım yatırımlarının yetersiz ve geciktirilmiş olması”, esasında aşırı sulama ile çölleştirilen topraklarımızın geri kalanını kurtarmak için bir şans olarak görülmelidir.

Şekil 5: salma sulamaya bir örnek

Tuz miktarının artması suretiyle toprağın tekrar kullanımının mümkün olmadığı çoraklaşmada, sulu tarım modeli en büyük faktördür. Çünkü tarımsal üretim ve verimliliği artırmak amacıyla toprağa bitkinin ihtiyaç duymayacağı miktarda, kontrolsüz bir biçimde su verilmesiyle, tarım yapılan arazilerde drenaj yapılmaması halinde, suyun buharlaşmasından sonra suda doğal olarak bulunan tuz toprakta kalır. Aynı zamanda fazladan verilen bu su, taban suyunu yükselterek hem topraktaki hem de taban suyundaki tuzları da yukarı doğru harekete geçirerek ikinci bir tuzlanma daha yaratır. Bitki kök bölgesinde ve toprak yüzeyinde biriken bu tuzlar verimliliği azaltarak daha ileriki süreçlerde de çölleşmeye neden olur. Sulamaya henüz açılan alanlarda, çiftçiler genellikle araziye verilen su miktarının, alınacak mahsul miktarı ile doğru orantılı olacağını düşünülür. Oysa bitkinin gereksinimi ötesinde verilen suyun derine süzülmesiyle topraktaki tüm boşluklar dolmaktadır. Bu durum, bitki köklerinin havasız kalmasına yol açarak toprakta hava dolaşımının durmasına ve bitki veriminin azalmasına neden olmaktadır.

GAP projesi kapsamında yapılan sulu tarımın neden olduğu bir diğer sorun da üretim alışkanlıklarının bilinçsiz ve kâr eksenli olmaya başlamasıdır. Sulu tarım öncesi değişken tip ekim mevcutken –bu da toprağın kendini yenilemesini sağlar ve verimini korurken- şimdi tek tip ekime geçilmiştir. Örneğin GAP idaresinin planlamalarına göre sulanacak toprakların yalnızca % 20’lik bir kısmının pamuk tarımına ayrılması planlanmaktaydı. Ancak bölge insanlarının mevsimlik işler için gittikleri Çukurova’da çoğunlukla pamuk üretimi için çalışmaları, pamuk üretimi ve pazarının diğer ürünlere kıyasla daha fazla tanınmasına sebep olmuştur. Bir başka deyişle kendi toprakları için daha uygun olabilecek ürünlerin yetiştirilmesi için gerekli bilgi ve beceriden yoksun olan yöre halkı bu noksanlığı telafi edebileceği herhangi bir eğitime de tabi tutulmuş değildir. Ayrıca pamuğun kolayca paraya çevrilebilmesi ve bu ürünün yetiştirilmesi için devletten alınan teşvik kredileri, pamuk üretimine ilginin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bütün bu etkenler pamuk üretimi için ayrılan %20’lik toprak diliminin büyümesine neden olmuş, Harran ovasındaki tarım alanlarının yaklaşık % 85’i pamuk tarımına açılmıştır. Bir pamuk tarlasının yılda ortalama 7 kez sulanması gerekirken Harran ovasında devasa barajlardan elde edilen bol miktardaki su sayesinde, pamuk sulaması yılda 15 kez ya da daha fazla yapılmaktadır.

Her cins toprağın tutabileceği su miktarı farklıdır. Bitki sulanırken verilen fazla su derine süzülür veya yüzeyden akıp gider. Bitkinin sulanma şekli, bitkinin kök bölgesindeki suyun eksiğini tamamlayacak kadar olanıdır. Kök bölgesini terk ederek kaybolan su ne kadar az ise sulama o kadar başarılı sayılır. Bitkiye ihtiyacı dışında verilen su toprağın ve suyun ektin kullanımını engelleyecektir. Aşırı sulamanın en belirgin zararları şu şekilde sıralanabilir:

— Aşırı sulama ile su kaynağı boşuna harcanır,

— Suyun toprağın derinliklerine sızması, bitkinin sudan faydalanmasını engeller,

— Tarlanın çukur yerlerinde oluşan göller, burada yer alan bitki köklerinin havasızlıktan çürümesine neden olur,

— Fazla su, topraktaki bitkinin alması gereken besin maddelerini bitkilerin faydalanamayacağı derinliklere taşır,

— Aşırı sulama taban suyunun yükselmesine neden olabilir. Yüksek taban suyu bitki beslenmesine olumsuz etki yapar. Böyle topraklar geç tava gelir, zamanında ekim yapılamaz,

— Aşırı su toprağın yapısını ve bünyesini bozar. Taban suyunun yükselmesi veya suyun uzun süre yüzeyde kalması sonucu toprakta bulunan çeşitli tuzlar erir ve suyun hareketi ile yüzeye çıkarak çoraklık yapar. (Bkz. http://www.erzurum-tarim.gov.tr)

Bölge toprağının yarı kurak iklim toprağı oluşu ve geçmişte hiç sulanmadığı kadar aşırı sulanması topraktaki tuz oranını artmıştır. Çiftçinin aynı ürünü tekrar ekerek aşırı su ile çoraklaşma tehdidi altıda bulunan toprağı tekrar tekrar sulaması, toprağın çölleşmesini kaçınılmaz hale getirmektedir. Bunlarla birlikte Türkiye’de çözünürlüğü düşük suni gübreler kullanılmakta ve bu gübrelerin zehirli atıkları toprakta ve suda birikmektedir. Beslenme zinciri ile toprak ve sudan bitkilere geçen bu zehir, bitkilerden de insanlara ve diğer canlılara geçerek, çeşitli hastalıkların oluşmasına sebebiyet vermektedir.

1950’li yıllarda büyük propagandalarla tarımda devrim yaratacağı ve bölge insanlarının makus talihini tersine çevireceği söylenen GAP projesinin tarım ve sulama alanında da şu ana kadar yapılan yatırımların fiyasko ile neticelendiği ortaya çıkmıştır. Hayata geçirildiği günden bu yana yaklaşık %28 oranında gerçekleştirilen yatırımlar toprağın çoraklaşmasına ve verimsizleşmesine neden olmuştur. Uzmanlara göre bu toprakların tekrar kullanılabilmesi çok zordur. Bu durum yetkililerin belirttiğinin aksine tarımsal üretim konusunda hiç de iç açıcı bir tablonun olmadığının işaretidir.

Sonuç olarak; uygulanan şekliyle sulu tarım sanıldığının aksine uzun vadede zararlı bir yöntemdir. Bölgenin karakteristik iklim koşulları ve toprak yapısına uymayan yanlış sulama yöntemlerinin kullanılması, çiftçilerin bu konudaki bilgi ve eğitim noksanlığı, yetersiz drenaj kanalları, bilinçsizce kullanılan tarımsal ilaçlar bir süre sonra ürün rekoltesini düşürmekle kalmamakta, aynı zamanda toprağın kalitesinin düşürerek gelecekte tümüyle verimsizleşmesine neden olmaktadır. Sulu tarım modelinin verimliliği artıracağı ve tüm dünya besin üretiminin 1/3’ünün barajlarla sulanan alanlardan sağlandığı söylemi gerçekçi değildir. Gerçekte bu oran %12-16 arasındadır. (Bkz. Sayı 7 Sayfa 111-114 İvme Dergisi)

Şekil 6: Aşırı sulamanın torakta yarattığı çoraklaşma

GAP kapsamında Fırat Nehri’nin suyuyla bereketlenmesi beklenen Şanlıurfa’nın Harran Ovası, yanlış sulama ve yetersiz drenaj kanalları nedeniyle yavaş yavaş kuraklığa teslim edilmektedir. GAP projesinin merkezi sayılan Şanlıurfa’da esasen madalyonun iki farklı yüzü vardır: Şanlıurfa’nın Harran ve Akçakale Ovaları’nda bilinçsiz sulama erozyona ve çoraklaşmaya neden olurken, Suruç, Viranşehir ve Hilvan ilçeleri adeta kuraklıktan kavrulmaktadır. GAP’ın 1996 yılında faaliyete geçmesi ile birlikte Akçakale ve Harran ovalarında sulu tarıma geçilmesinden bu yana, yeteri derecede sulama tekniği öğretilmediğinden, yapılan bilinçsiz sulama erozyonu tetiklemektedir. Bu konuda uzman yetkililerce yapılan açıklamalara göre, erozyon nedeniyle günde 1.140 ton bitki besin elementi bakımından zengin üst toprak ülkemizi terk etmektedir. Bu oran her geçen gün artmaktadır. (Bkz. Yeni Şafak Gazetesi /Harran’da erozyonu bilinçsiz sulama tetikliyor./30.08. 2007)

Yine bölgenin umudunu bağladığı Harran Ovası’nda taban suyu sorunu alarm veren düzeye gelmiştir. 2000 yılındaki sulama verileri kullanılarak yapılan hesaplamaya göre 121 km3 hacmindeki su, dışarı atılmadan ovada depolanmıştır. Aradan geçen 11 yıllık süre içinde bu oranın çok daha yüksek seviyede olacağı açıktır. Sorunun devlet yetkililerince görmezden gelinmesi felaketin boyutlarını da büyütmektedir. Bölgede sulama alanlarının genişlemesi tuzlanma ve taban suyu sorununun da giderek kangrene dönüşmesine neden olmaktadır. Ovanın birçok yerleşim yerinde taban suyunun yükselerek yüzeye vurması ölülerin gömüleceği alan bulma konusunda bile sıkıntılara yol açmaktadır. Harran Ovası’nda taban suyunun yüzeye çıktığını belirten yetkililer bazı evlerin ve kamu binalarının bodrum katlarının sürekli su altında kaldığını ifade etmekteler. Bu duruma somut olarak ‘’Harran ilçesi Kısas köyündeki ilkokuldan haftalarca iki motopompla su çekildiği” örneği verilebilir. (Bkz. Mehmet Faraç/www.mehmetfarac.com)

Büyük oranda endüstriyel üretim için seçilen sulu tarım modeli sadece toprağın tuzlanarak kullanılamaz hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda bir takım sosyal sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Büyük toprak sahipleri, geniş topraklarda üretilen büyük miktardaki ürünleri devletin de teşvikiyle rekabet ortamında daha kolay pazarlayarak orta ve uzun vadede daha da güçlenmektedirler. Kitlesel üretim sonucu elde edilen bol miktardaki ürün daha düşük maliyetli olduğundan ve düşük maliyet ürün birim fiyatını etkilediğinden üretilen ürün pazara daha düşük fiyatlarla sunulacaktır. Bu durum küçük toprak sahiplerinin piyasalarda erimesine neden olmaktadır. Geleneksel yöntemlerle daha küçük miktarlarda üretim yapabilen küçük toprak sahipleri düşük maliyetle üretemedikleri ürünleri daha ucuza pazarlayamayıp bu rekabete dayanamamakta ve topraklarını satmak zorunda kalmaktadırlar. Bu durum tarımın tekelleşmesine ve tarıma dayalı bölge ekonomisinde daha büyük sıkıntılara neden olmaktadır.

 

 

Barajların Ekosisteme Verdiği Zararlar

 

Dünyamız üzerinde pek çok canlı yaşamaktadır. Yeryüzünde yaşayan bu canlılar doğanın oluşturduğu denge sistemi içerisinde beslenme ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Ekosistem olarak adlandırılan bu denge canlı ve cansız varlıkların sürekli etkileşim içerisinde olmaları ile sağlanır. Ekosistem, oluşumu sürecinde belli şartlara bağlı olarak, en basit mikro organizmalardan, en gelişmiş canlı varlık olan insana kadar çeşitli organizmaları içinde barındırmaktadır. Ekosistemin sınırları tanımlamaya göre değişir. Örneğin, dünyanın bütünü bir ekosistem olarak ele alınabileceği gibi, onun bir kıtası, kıtadaki bir bölge, bir bölgedeki akarsu havzası veya bir denizin herhangi bir kesiti ekosistem olarak ele alınabilir. Ekosistemin ana görevi, canlıların yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmeleri için uygun ortamın hazırlanmasını sağlamaktır. Ekosistemler, canlı ve cansız varlıklardan oluşur ve bir ekosistemin özelliğini, o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, nem, toprak, hava, rüzgâr, iklim gibi cansız varlıklar belirler. Bu cansız varlıkların canlılarla olan etkileşimi, ekosistemlerin çeşitliliğini belirler. İnsan da dâhil tüm canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmelerinin ön şartı, onların oluşumunu sağlayan doğal dengelerin korunmasıdır.

Şekil 7: ekosistem döngüsü

Ekosistemin doğal canlı ve cansız öğelerinin değişmesi ve bozulması (toprak erozyonu, bitki örtüsünün kaldırılması, su kaynaklarının azalması, yok edilmesi vb.), doğal denge zincirinde bir halkanın kopması, ekosistemin görevini yerine getiremez hale gelmesine yol açar. Ekosistemin doğal dengesinin bozulması ise bu sistem döngüsü içinde yaşayan canlı türlerinin yok olmasına neden olur. Genellikle insanlar tarafından belirli bir amaç güdülerek doğaya yapılan müdahaleler sonucunda, ekosistem ögelerinden birinin hasar görmesi diğer mikroorganizmaları da dolaylı veya doğrudan etkileyerek sistemin tamamen çökmesine neden olabilmektedir.

Bu durum bir örnek ile açıklanacak olursa, Mısır’da Nil nehri üzerinde 1968 yılında zamanın ‘mühendislik harikası’ olarak adlandırılan Assuan Barajı’nın inşa edilmesinden kısa bir süre sonra, delta tarafında kalan topraklar çoraklaşmaya, nehir ağzında denizde yaşayan balık türlerinin çoğu yok olmaya, yabancı uyruklu insanlarda bir tür karaciğer hastalığı gittikçe artmaya başlamıştır. Şüphesiz barajın yapılmasından sonra bu sorunların ortaya çıkması tesadüf değildir.

Elektrik üretimi ve sulama suyu elde etmek amacıyla inşa edilen baraj yapılmadan önce Nil nehri tarım bakımından verimli topraklardan zengin alüvyonlu topraklar taşımaktaydı. Nehrin akışıyla Nil deltası için doğal gübre görevi gören bu alüvyonların deltaya akışı baraj yapımından sonra durdu. Nehir suyunun da kesilmesiyle kuraklaşan delta deniz suyu ve şiddetli buharlaşmayla delta tuzlanıp çoraklaşmıştır. İnşa edilen baraj deltayı çoraklaştırmasının yanı sıra burada yaşayan bazı balık çeşitlerinin de yok olmasına neden olmuştur. Nehir, baraj yapılmadan önce denize döküldüğü yerlere bol miktarda oksijen akımı sağlamakla birlikte balıklar için yem olabilecek bazı organik maddeler taşınmasına olanak sağlamaktaydı. Barajın yapılması Nil nehri ile gelen oksijenin ve balıklar için gerekli besinin yok olmasına neden olmuştur.

Yine barajla birlikte sulamaya açılan tarlalarda salyangozların artışı, burada yaşayan insanlar arasında salyangoz tüketimini artırmış, sulamada kullanılan, suni gübreler sonucunda sağlıksız olan salyangozların tüketimi, onları tüketen insanlarda sağlık sorunlarına yol açmıştır.

Zamanında dünyanın en büyük barajı olan Nil nehri üzerindeki Assuan, günümüzde çözülmesi mümkün olmayan sorunlar doğurmuştur. Önceleri Nil Nehri’nin taşıdığı tortularla beslenen kıyılar baraj nedeniyle aşınmış, besin maddesi bulamayan Akdeniz’in ekonomik değere sahip balık stokları büyük ölçüde azalmıştır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, ekosistem döngüsünde bütün unsurlar birbirleri ile etkileşim halindedir. Bu unsurlardan birine müdahale edilmesi, bu zincirden bir halkanın kopması doğal dengenin bozulmasıyla sonuçlanmaktadır.

Her ekosistemin kendine özgü bir biyolojik çeşitliliği vardır. Doğal bir zenginlik olan biyolojik çeşitlilik bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin sayıca zenginliğine bağlı olarak açıklanır. Bir ülkedeki bitki ve hayvan türleri, bulundukları bölgenin biyolojik zenginliği olarak kabul edilir. Biyoloji çeşitlilik yer aldığı bölge veya ülkede sürdürülebilir kalkınmada etkin rol oynamaktadır. Tıp, tarım ve teknolojide bugünkü seviyeye gelinmesinin temelinde biyolojik çeşitlilik vardır. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türleri tarım, eczacılık, tıp, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve sanayi alanlarında, temiz su ve hava sağlanmasında kullanılırlar. Özellikle tıp alanında kullanılan bitkiler hiçbir işleme tabi tutulmasalar bile, doğal olarak havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır ve toprak yorgunluğunu giderirler. Bütün bunların yanı sıra diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme canlılık ve devamlılık kazandırırlar.

Bitkilerin dışında, ekosistemin diğer canlı unsurları olan hayvanlar dünya tarihi boyunca birbirleri için gıda maddesi olmuş ve doğal dengenin korunmasına yardımcı olmuşlardır. İnsanlar için besin kaynağı, taşımacılık ve giyimde kullanılmışlardır. Bazı böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının ve çeşitliliğinin sürmesini ve bu sayede ekosistemin sürekliliğini sağlarlar. Günlük yaşamda insanlar için üretim aracı olmayan diğer bütün hayvanlar, sürüngenler ve böceklerin de ekosistem içinde önemli görevleri vardır. Böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlarken, diğerleri besin zincirini oluşturan diğer canlılar için besin kaynağı durumundadır.

Genel bir tanımlama ile açıklamak gerekirse, ekonomik ömrü kısa olan baraj sisteminin maliyeti oldukça yüksek, doğada yarattığı tahribat ise telafi edilemez boyutlardadır. Neden oldukları, sosyal, ekonomik ve politik sorunların yanı sıra, çevreye de çok ciddi zararlar veren barajlar, ekosistemin önemli bir ögesi olan suyun doğal akışına müdahale edilmesi neticesinde kuruldukları alanın doğal yapısını tamamen değiştirmektedirler. Endemik pek çok türün yok olmasına neden olan barajlar nedeniyle yatağında akmayacak olan sular bulundukları ekosistem içinde doğaya hayat sunamamaktadır. Barajlarla birlikte nehir sularında ve havzalarında yaşam alanları tükenmektedir.

Birleşmiş Milletler’e ait 2003 tarihli Dünya Su Gelişim Raporu’na göre dünyanın en büyük 227 nehrinin yüzde 60’ında barajlar ve türevleri dolayısıyla doğal bütünlük bozulmuş, bu durum tatlı su kaynaklarının arıtılması ve korunmasında hayati öneme sahip olan ekosistemlere zarar vermiştir.

Barajlar inşa edildikleri nehirlerin üst ve alt kısımlarında farklı tahribatlara yol açarlar. Baraj inşaatı tamamlandıktan sonra nehrin yukarı kısımlarında yer alan verimli tarım arazileri, yerleşim yerleri, ormanlık alanlar ve nehir havzasında yaşayan diğer canlıların yaşam alanları suyla kaplanırken, nehrin aşağı akım kısımlarından yatak kurutulmakta ve nehir suyuna bağlı yaşayan tüm canlıların yaşam alanları yok edilmektedir. GAP kapsamında inşa edilen barajlar, Türkiye sınırları içinde doğayı su ile yok ederken Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kısmında kalan toprakları ve canlıları susuzluğa mahkûm ederek her iki parçada da ekolojik dengeye ciddi zararlar vermiştir.

Şekil 8: Delta erimesine bir örnek

İnşa edildikten bir süre sonra barajlar, akarsuların taşıdıkları alüvyon ile dolmakta ve ekonomik açıdan kullanılamaz hale gelmektedirler. Bu alüvyon, gerek akarsuyun aşındırdığı yatağına, gerekse akarsu havzasında yağmur sularının ve heyelanların bıraktığı topraklardan oluşur. Yatakta toplanan toprak partikülleri doğal olarak bu akarsuyun beslediği baraja kadar taşınır ve setin yakınlarında çöker. Alüvyon birikmesi günümüz mühendislik teknikleri ile önlenebilecek bir sorun değildir. Bütün barajlar belirli bir süre sonra alüvyon birikmesi sonucu ömrünü doldurur. Önümüzdeki yarım asır içinde ömrü tükenen pek çok baraj hastalık saçan birer bataklığa dönüşecektir. Günümüz koşullarında bile pek çok bulaşıcı hastalığa neden olan baraj sistemleri çok daha fena sonuçlarla karşılaşmamıza neden olacaklardır. Bilindiği gibi Fırat nehrinde inşa edilmiş beş adet büyük baraj (bunların arasında, dünyadaki en büyük barajlar arasında yer alan Atatürk Barajı da bulunmaktadır), bölgedeki doğanın belirleyici bir biçimde değişmesine neden olmuştur. Bu değişiklik sıtma ve tifo gibi artık yok olduğu düşünülen hastalıkların da yeniden ortaya çıkmasına neden olmuştur. Barajların direkt olarak etkilediği bölgelerde yaşayan insanların %95’inde sıtma ve tifo gözlemlenmiştir. (Bkz. Ercan Ayboğa, Su Hakkı)

Barajlar öncelikle, doğal yaşam alanları tahrip edildiğinden nehirde yaşayan balıklar için önemli tehlikeler arz etmektedir. Baraj setleri, özellikle göçmen balık türlerinin geçişlerine suni engel oluşturarak, balık türlerinin azalmasına ve hatta nesillerinin tükenmesine yol açmaktadır. Bu durum biyolojik çeşitlilik için bir kayıp olup ekosistemdeki doğal dengeyi etkilemektedir. GAP kapsamında yapılan barajlar nedeniyle Dicle ve Fırat nehirlerinde yaşayan endemik türdeki balık ve kaplumbağaların nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Öte yandan bu nehrinlerin mansap (aşağı) kısımlarında ise düşük kaliteli yetersiz su miktarı nedeniyle yüksek oranda balık ölümleri gerçekleşmiş, nehir kıyılarında balıkçılıkla geçinen köylülerin geçim kaynakları ellerinden alınmıştır.

Şekil 9: Barajlar ciddi oranda balık ölümlerine neden olmaktadır

Baraj göllerinin balıklar ve dolaylı olarak da insanlar için yarattığı diğer bir tehlike ise beslenme zinciri yoluyla balıklardan insanlar geçen metilciva maddesidir. Taşkınlar sebebiyle toprak ve kayalarda bulunan inorganik cıvanın suya karışıdır. Baraj gölü tabanında biriken ve burada mikroorganizmalar yoluyla metilasyon süreci sonunda suda çözünebilen organik metilcivaya dönüşür. Organik metilcivanın baraj gölündeki balıkların bünyesine girmesiyle de tehlikeli süreç başlar. Suda yaşayan canlılar için zehirli olan bu maddeyi bünyelerinde taşıyan bu balıkları yiyen insanlar ve diğer canlılar için de ciddi bir sağlık sorunu oluşturmaya başlar. (Bkz. Prof. Dr. Erhan Ünlü, Dicle Üniversitesi/Ömrü kısa, maliyeti yüksek, çevreye ve insana etkisi korkunç olan barajlar ın zararları üzerine)

Nehirlerin denize döküldüğü yerlerde oluşan deltalar birçok hayvan ve özellikle kuşlar için çok önemli alanlardır. Barajlar nedeniyle deltalarda oluşan tahribatlar ekosistem devamlılığını bozarak buralarda yaşayan hayvan türlerinin yok olmasına neden olmaktadır. Sulama, içme suyu ve enerji gibi gerekçelerle ekolojik dengenin en dinamik unsurlarından biri olan akarsuların dizginlenmesi, barajlardan arta kalan nehir kısmında akış rejimini değiştirdiğinden tatlı suyla yeterince beslenemeyen deltalarda deniz suyunun etkisiyle tuzluluk oranı artmaktadır. Zamanla denizlere teslim olan deltalar burada yaşayan canlılar için de yaşam alanı olmaktan çıkmaktadır. Baraj setleri nedeniyle engellenen nehir sularının taşıdığı besin maddeleri de denize ulaşamamakta ve baraj göllerine hapsolmaktadır. Bu durum hem delta kısmında yaşayan balıklar hem de diğer canlıları olumsuz yönde etkilemektedir.

Şekil 10: Barajların deltalara verdiği zarara ilişkin bir örnek

Nükleer santrallerle kıyaslandığında temiz enerji kaynağı olduğu söylenen barajlar aslında atmosfere de zarar vermektedirler. Özellikle sıcak iklimli bölgelerde baraj suları içinde kalan canlı kütlenin çürümesi sonucu atmosfere önemli miktarda sera gazı yayılmaktadır. Yetkililerce pek masum gösterilen baraj sistemi nedeniyle ormanlık alanlar su altında kalarak ya da baraj gölü aynasında kalacak olan ağaçlar kesilerek oksijen kaynağı olan yeşil alanlar yok edilmektedir. GAP kapsamında inşa edilmiş barajlar nedeniyle bölgede bulunan kimi ormanlık alanlar barajlara kurban edilmiştir.

Baraj göllerinde biriken büyük miktardaki su kütlesi işgal ettiği toprak üzerinde gerilime neden olmaktadır. İnşa edildiği bölgenin sismik olarak aktif hale gelmesine neden olabilen su birikintisi yapay depremlere neden olabilmektedir. 1970’li yıllarda yapılan Keban Barajı için seçilen yer tektonik olarak aktiftir ve bölgedeki sismik aktivite ile baraj su seviyesi arasındaki ilişkiyi incelemek üzere DSİ ve Kandilli Rasathanesi arasında ortak bir proje yürütülmektedir. Bu durum büyük barajların depremleri tetikleyebileceği şüphesini göstermektedir.

Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde şu ana kadar inşa edilmiş olan barajların yerel iklim değişikliklerine neden olduğu gözlenmiştir. Barajlar konusunda yöre halkının desteğini almak için yapılan propagandalardan biri de bölgede hüküm süren karasal iklimden kaynaklı sert geçen kışlarda yumuşama olacağı söylentisidir. Bölgede kışların eskisi kadar sert olmadığı doğrudur ancak bu mutlu olunacak bir durum değildir. Bölgede özellikle son yıllarda kar yağışı oldukça seyrek bir hal almıştır. Kar yağışının düşük olması, dağlarda suyun depolanmasını engellemekte, bu da nehirlerde ve nehirlerin beslediği barajlarda su miktarının azalmasına neden olmaktadır. Ayrıca, barajlarla birlikte meydana gelen nem artışı bölgemizde özellikle aşırı sıcak geçen yaz aylarında havayı boğucu hale getirmekte, bu miktardaki neme alışkın olmayan bölge insanları için bu durum bir takım rahatsızlıklara sebep olmaktadır.

Yukarıda yaptığımız açıklamalar ışığında, insanlar tarafından yapısına müdahale edilmedikçe, kendiliğinden işleyen bir mekanizmanın olduğunu görürüz. Bu mekanizmada, hiçbir organ veya işleyiş gereksiz değildir. “Su akar, Türk bakar” gibi deyimlere konu olmasının aksine nehirler boş yere akmaz. Kuşlar, balıklar boş yere yaşamaz. Doğada var olan her organizmanın bir görevi ve var olması için bir sebebi vardır.

 

 

Çözüm Önerileri

 

Fırat ve Dicle sularının hakkaniyete dayalı bir biçimde optimum kullanımı için Türkiye ciddi ve iyi niyetli çabalar göstermelidir. İnsanların ihtiyaçları ile doğa arasında dengeli ve uyumlu bir yaklaşımın benimsenmesi gereklidir. Yani akarsulardan ekosistemlerine zarar vermeden, ölçülü bir şekilde faydalanmalıdır. Yine iki nehri kullanan tüm halklar arasında suyun kullanımı konusunda adaletli bir yaklaşım hedeflenmeli, bu noktada uluslar arası hukukun sınıraşan sular konusunda oluşturduğu antlaşmalarda Türkiye üzerine düşen sorumluluğu yerine getirerek bu anlaşmalarda taraf olmalıdır.

Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde, su akışına müdahaleyi gerektirecek projelerin karar süreçlerinde, bu sulardan faydalanan bölge halkı ve mansap ülkeler konumundaki Suriye ve Irak’ın rızası alınmalıdır.

Başta Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı akım bölgesinde (Irak ve Suriye) yaşayan insanların ekonomik açıdan hayati şekilde bağlı oldukları, yani nehir suyu olmaksızın tarım yapamayacakları ve iklim değişikliği sonucu yağışın bu havzada son yıllarda azaldığı göz önüne alınarak, GAP bütünlüklü olarak fakat özellikle de sulama politikası açısından acilen gözden geçirilmelidir.

Şu ana kadar, on binlerce hektarlık verimli tarım arazisi GAP kapsamında inşa edilen baraj göllerinin altında kalmıştır. Buna karşılık tarımın yapılması için bolca su harcanan kıraç topraklar ısrarla sulamaya açılmaktadır. Su tasarrufuna yönelik çalışmalarda tarım sektöründeki suyun en önde gelmesi gerekmektedir. Zira “vahşi sulama” da denilen salma sulama sistemiyle hem sudaki kaçak artmakta hem de GAP’ta olduğu gibi çoraklaşmaya bağlı olarak verim azalmaktadır. Böylelikle, uygulanan yanlış tekniklerle hem gereğinden fazla su harcanmakta, hem topraklar verimsizleştirilmektedir. Acilen tarımda tasarruflu sulama sistemlerinden damlatma sulama ve püskürtme sulama sistemine geçilmesi ve doğru toprakta doğru ürünün, doğru sulama sistemleriyle sulanması gerekmektedir.

Maliyeti yüksek tarımsal yatırımların teşvik edilmesi yerine daha az yatırımla sürdürülebilecek kırsal kalkınma çalışmalarının ön plana çıkarılması ve küçük toprak sahiplerinin pazarda rekabet gücüne dayanması için gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Türkiye’de ihtiyaç duyulan enerjinin elde edebilmesi için etkili teknik ve özellikle tüketim ve ulaşım alışkanlıkların değişime dayanan tasarruf politikaları hayata geçirilmeli, barajlara alternatif doğayla dost enerji üretim modellerine yönelik yatırımlara öncelik verilmelidir. Bu noktada güneş, rüzgâr gibi önemli kaynaklar üzerinde ciddi bir çalışma yapılmalıdır.

GAP’ın turizm hareketini canlandıracağı da iddia edilmektedir. Turizmin gelir kaynağı yaratan bir sektör olduğu gerçektir. Lâkin, Zeugma, Samsat, Hasankeyf gibi tarihi yerlerin turizm açısından ciddi birer kaynak olduğu, baraj göllerine kıyasla daha çekici oldukları aşikardır. Bölgede kalkınmaya katkı sunacak, tarihi ve kültürel değerlerin korunarak turizme açılması sağlanmalıdır.

“Zorunlu göç” içerisinde yer alan kamulaştırmaya dayalı yeniden yerleştirme hem sosyo-ekonomik hem de psikolojik bir olaydır. Yeniden yerleştirme çalışmalarına bu açılardan yaklaşılarak, bu durumdan etkilenenlere en uygun ortamlar hazırlanmalıdır. Yeniden yerleştirileceklerin rızası ile yapılacak yeni yapıların planlaması sürecinde söz konusu bölgenin demografik, kültürel ve coğrafi koşulları dikkate alınmalıdır.

 

 

 

Kaynakça

1 http://www.gapturkiye.gen.tr/gap

2 Necati YENMEZ, İstanbul Üniversitesi-Coğrafya dergisi,sayı:12,sayfa100,İstanbul,2004

3 Güneydoğu Anadolu Projesi Sulama Yönetiminde Sürdürülebilirlik: Ayşegül Kibaroğlı/Burcu

4 İlk Dr. Ayhan AKIŞ, Prof. Dr. Akif AKKUŞ**Efects of the Southeast Anatolia Project to the imigration in Şanlıurfa

5 Dursun Yıldız. GAP Bölgede ekonomik, staretejik ve siyasal gelişmeler

6 Uluslararası Su Hakkı Sempozyumu

7 Ercan Ayboğa. Su Hakkı, International Effects of GAP project

8 İpek Taşlı. the Effects of Ilısu Dam Project on Irak

9 (MEMRI, 23 Temmuz 2009, Water Crisis in Iraq: The Growing Danger of Desertification, Dr. Nimrod Raphaeli)

10 http://www.dsi.gov.tr/

11 http://www.kalkinmamerkezi.org/_en/kalkinma_raporlari_goster.aspx?krg=4

12 DOĞU VE GÜNEYDOĞU’DA SOSYO-EKONOMİK DURUM DEĞERLENDIRMESİ Nurcan BAYSAL Kalkınma Merkezi. Brüksel, Haziran 2008

13 GAP SULAMA ALANINDA BİTKİ SU TÜKETİMİ VE BİTKİ SU GEREKSİNİMİ(*) Ali İhsan İLHAN ve Melahat UTKU

14 Sayı 7 Su Sayfa 111-114 İvme Dergisi- Sulandırlmış Tarım-Uygulanan sulu tarımın gerçek yüzü

15 http://ekolojiagi.wordpress.com/

16 Sulamanın Önemi Toprak- Bitki- Su İlişkisi

17 http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/makale/makale002.htm

18 http://tr-tr.facebook.com/note.php?note_id=149491548399137

19 Şanlı Urfa Kent Haber

Speak Your Mind

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.