Türkiye’de ve dünyada su hakkı mücadelesi

Yayınlanma tarihi: 22 Kasım, Perşembe, 2012 · Yorum yap

 

Son yirmi yıl içinde su krizinin süregen bir hal almasıyla birlikte su hakkı kavramını daha çok duyar olduk. Ancak “su hakkı”nın tarihçesi daha öncesine dayanıyor. Bu kavram İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) gibi çeşitli uluslararası metinlerde insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı içinde adı geçmese de, örtük olarak kabul edilmekteydi. Yani yeni bir hak değil, erozyona uğramış bir yaşam hakkının değişen sosyal ve ekolojik şartlara göre yeniden tanımlanması söz konusu. Çünkü dünyanın su kaynakları, tıpkı diğer doğa varlıkları gibi neoliberalizmin kuşatması altında. İşte bu noktada su hakkı kavramı anlam kazanıyor  ve  kendisinden mahrum olanları bir araya getiriyor.[1]

Neden su krizi?

Ekolojik kriz hayatımızı her geçen gün daha şiddetli bir biçimde etkiliyor. Su meselesi ise bu krizin şüphesiz en önemli bileşenlerinden biri. Zira su gezegendeki tüm canlılar ve yaşam alanları için eşit oranda vazgeçilemez ve yeri doldurulamaz bir varlık. Ve bu varlık hem insan faaliyetlerinden, hem de doğanın kendi dinamiklerinden kaynaklanan baskılar altında. Su krizinin temelinde insan faaliyetleri var. Yoğun su ve enerji kullanımına dayalı üretim ve tüketim pratikleri dünyanın her yerinde doğa ve su kaynaklarını hızla kirleterek tüketiyor. Teknolojik gelişmeler ve küreselleşen ekonomi ile birlikte fiziksel ve siyasi sınırlar aşıldıkça daha çok üretim ve tüketimin önü açılıyor. Bu da ivmelenen bir su kullanımı, kirlenmesi ve tükenmesi demek.  Bunun dışında bir de suyun dünyanın her yerine homojen bir biçimde var olmaması durumu mevcut. Bir yanda yılda sadece 24 mm yağış alan Sahra Çölü gibi kurak bölgeler var. Öte yanda yıllık yağışı 12 bin mm’ye yaklaşan Hindistan’ın Meghalaya eyaletindeki Cherrapunjee gibi şehirler var. Başka bir ifadeyle, dünyanın bazı yerlerini kuraklık kavururken, başka yerlerini de seller götürüyor. İşin kötüsü, bu durum daha da şiddetleniyor. Ancak bu şiddetlenmenin  de arkasında büyük ölçüde aynı insan faaliyetleri var.

Kriz ne boyutta?

Bugün dünya nehirlerinin en az %60’ı büyük ölçekli barajlarla (baraj duvarı 15 metreden yüksek ya da 3 milyon m3’den fazla) kısmen ya da tamamen tutulmuş durumda[2]. Bu barajlar suya erişimi kolaylaştırıp civarlarındaki tarım, sanayi ve kentleşme  uygulamalarını baştan sona değiştiriyor. Yoğun sulama gerektirmeyen geçimlik ya da geleneksel tarımdan büyük miktarda su isteyen endüstriyel tarıma geçiliyor[3]. Endüstriyel tarım sadece yoğun su değil, aynı zamanda büyük oranlarda kimyasal gübre ve ilaç kullanımını da beraberinde getiriyor. Sadece bu tarımsal faaliyetler değil, kentsel ve endüstriyel kullanım sonucunda da kirlenen su ve toprak, insanlar kadar diğer canlıların da yaşam alanlarının daralması ve kirlenmesi anlamına geliyor. Öyle ki sadece 1970’lerden bu yana dünyada tatlı su kaynaklarında yaşayan canlı türlerinin yarısından fazlası yok oldu (www.panda.org).

Tabi ekolojik kriz sınır tanımayan bir olgu. Doğayı yok eden her faaliyet, doğrudan ya da dolaylı insanı da yok ediyor. Bugün dünyada 1,4 milyar insan temiz suya erişemiyor (www.unicef.org). Üstelik 2032 yılında dünya nüfusunun yarısının suya erişimde ciddi sıkıntı çekeceği ön görülüyor (www.who.org). Mesele elbette suyun yetersiz olması değil. Zira dünyada her canlının ihtiyacına cevap verecek temiz su  mevcut. Esas sorun hem temiz su kaynaklarının haksız paylaşımı, hem de bunların kendini yenileme kapasitesinin çok üstünde kullanımı ve bu durumun giderek şiddetlenip tüm dünyayı etkisi altına almaya başlaması. Günümüzde her sekiz saniyede bir çocuk kirli su içtiği için ölüyor (www.foodandwaterwatch.org). Dünyadaki hastalıkların %80’i  kirli sulardan kaynaklanıyor ve kirli su, tüm dünyada sıtma, AIDS, savaşlar ve trafik kazalarının toplamından daha çok sayıda çocuğun ölümüne neden oluyor (www.who.org).

Su krizi ve ekolojik adaletsizlik

İyi de susuzluktan ölenlerin nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu bir dünyada, bir ABD vatandaşının musluğundan günde ortalama 580 litre[4] su akmasına ne demeli? Haiti Cumhuriyeti’nde günlük su kullanımı ise sadece 20 litre.  ABD’de yaşayan bir insanın ortalama sanal su tüketimi ise musluğundan akan suyun 13 katı fazla. Yani ABD’de yaşayan bir insanın ortalama günlük sanal su tüketimi 7,7 ton ediyor (www.waterfootprint.org). Tabi bu meselenin ülkeler boyutundaki fotoğrafı. Bir de aynı ülkede hergün tonlarca suyla sulanan çim sahalarda golf oynayanlarla, içmeye su bulamayanlar yanyana yaşıyor. Demek ki su krizi herkesi eşit etkilemiyor. Kimisini hasta edip öldürürken, kimisini de teğet geçiyor. Su krizinden de, ekolojik adaletsizlikten de en büyük payı yoksul çoğunluklar, diğer canlılar ve gelecek nesiller alıyor.

Su krizine nasıl bir çözüm?

Hayat veren suyun adını artık seller, kuraklıklar, kirlilikler, ihtilaf ve savaşlarla anar olduk. Seller ile kuraklıklar arasında savrulmaya başlayan, aşırılaşan iklimlerin neden  olduğu sorunlarla ve neo-liberal ekonominin sınırları aşarak küreselleşmesi ile büyüyen su ve enerji talebiyle baş edemeyen yönetimler meselenin bu noktayan getirdi. İklim krizini hala çoğu ülke yöneticilerinin çeşitli biçimlerde görmezden geldiği, kısa iktidar dönemlerinde çözüm üretilmesi zor ve ödüllendirici olmayan bir mesele. Ayrıca iklim değişikliğinin karbon emisyonlarıyla olan doğrudan ilişkisini kabul etmek demek daha az enerji tüketmek gibi kalkınma dışı bir amaca yönelmek demek. Dünyada böyle bir amaca yönelik adımlar atan ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Endüstriyel tarım daha fazla su talep ediyor, buna hayır diyen ülke sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Dünya devletlerinin ezici çoğunluğu, bunu tam tersine, artan su ve enerji talebini sorgusuz sualsiz karşılamanın peşinde.       Böylece esas nedeni büyüyen su ve enerji talebi olan kriz başka bölgelere, başka ülkelere ve başka mecralara aktarılıyor. Bununla da kalınmayıp, “suyu ve enerjiyi ihtiyaç fazlası tüketme sorunu” gelecek kuşaklara öteleniyor. Yani daha doğmamış olana, kurda kuşa yüklenen ekolojik borç artmaya devam ediyor.

Ticarileştirme ve özelleştirme çözüm mü?

Devletlerin su kriziyle mücadelede sıklıkla benimsediği yol, artan su ve enerji talebini sorgusuz sualsiz karşılamak. Bu çözüm anlayışı Birlemiş Milletler (BM), Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kuruluşları ile tüm dünyaya yayılıp, hakim kılınıyor. Bu küresel kuruluşlara göre su krizi öncelikle “dünya nüfus artışı” ve “suyun yapay olarak maliyetinin altında fiyatlandırılması” gibi nedenlerle ortaya çıkıyor (www.imf.org). Aynı anlayış ayrıca suyun kamu eliyle yürütülmesini de önemli bir sorun olarak tanımlıyor. Problem böyle tanımlanınca da, çözüm olarak suyun “tam maliyete göre fiyatlandırılması”nın ve suyun yönetiminin özel şirketlere devredilmesinin önerilmesi kaçınılmaz oluyor. Bu neoliberal zihniyete göre şirketler kamu organları gibi bürokratik değil ve gerek bilgi anlamında gerekse finansal boyutta daha fazla kaynağa sahipler. Bu iddialardan hareketle özel şirketlerin su krizini çözmede kamudan daha başarılı olacağına inanıyorlar.

Su kaynakları ve hizmetlerinin özelleştirilmesi bazı gelişmiş ülkelerde 1970’lerde başlarken, 1990’lardan itibaren tüm dünyaya yayılmaya başladı. Bugün tüm dünyada su hizmetleri %10 oranında özel şirketlerce yürütülüyor. Bu durumun önemli sonuçlarından biri de suyun fiyatının artması ve suya erişimde varolan adaletsizliğin büyümesi. Faturasını ödeyemeyecek kadar yoksul olduğu için suyu kesilen, evine icra gelen insan manzaraları kanıksanıyor. Artık Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede ön ödemeli su sayaçları kullanılıyor. Su satarak kâr eden şirketler su tasarrufunu değil, tüketimini teşvik ettiği için, su kaynakları daha hızlı kirlenip, tükeniyor.  Bir yerdeki suyu kirleten şirket, başka bir yere yöneliyor. Dünyanın pek çok ülkesinde akarsular ve göller de özelleştirilmeye başlandı. Suya doğrudan bağımlı olan kırsal kesim göç etmek zorunda kalırken, ekosistemlerde büyük yıkımlar yaşanıyor.

Bir de tüm bunlardan yeni bir sektör doğdu; ambalajlı su sektörü. Musluk suyunu şişeleyerek 500 ila 2000 kata kadar daha pahalı satan su şirketleri kısa sürede birikimlerini artırıp, gücüne güç katıyorlar. Artan talepleri, pet şişeleri ve yoğun karbon ayakizleriyle tatlı su kaynaklarını kirleten ve tüketen bu sektör,  halkın bütçesinde “içme suyu” ve “kullanma suyu”na ayrı iki kalem yarattı. Suyu kalkınma, büyüme ve güvenlik gibi ulusal çıkarların hayata geçirilmesinde bir araç olarak gören devletler de su kaynaklarının yönünü değiştirme, enerji kaynağı olarak kullanma ve hatta hegemonya kurma gibi uygulamalarda bulunuyor, bunları barajlar, HES’ler ve su kanalları gibi büyük hidrolik projelerle hayata geçiriyorlar. Bu hidrolik yapılar doğa-kültür miraslarının yok oluşundan, büyük göçlere, ekolojik yıkımlardan depremlere çeşitli sosyal-ekolojik sorunlara neden oluyor. Sonuç olarak, şirketlerin ve devletlerin su krizini çözme adına geliştirdiği bu anlayışın uygulamaları su krizini çözmek yerine derinleştiriyor.

Öyleyse çözüm ne?

Suyun ticarileştirme ve özelleştirme yoluyla korunamayacağı, bilakis hızla kirlenerek tükeneceğinin ve bundan da en fazla yoksul kesimin etkileneceğinin anlaşılmasıyla birlikte su hakkı kavramı daha fazla dile getirilmeye başladı. Kâr değil, adalet merkezli bu kavram, su kaynaklarının ve hizmetlerinin ticari bir metaya çevrilemeyeceğini ve özelleştirilemeyeceğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre su herkesin ve her canlının yaşam hakkıdır, çünkü su olmadan yaşam da olmaz. Suya erişim hak olduğuna göre, bu hak parayla satılamaz. Satıldığı zaman hak olmaktan çıkar, ancak parasını ödeyenin eriştiği bir ekonomik metaya dönüşür. Ön ödemeli su sayaçları, artan su fiyatları ve büyüyen ekonomik taleplerin yarattığı baskılar sonucunda suların hızla kirlenerek tükenmesi bunun en bariz kanıtlarıdır.

Ekolojik adaletsizliğe ve yıkıma karşı durmak için su hakkı

Su hakkı ayrımsız şekilde her insanın ve canlının sağlıklı bir biçimde yaşamını sürdürmesi için yeterli miktarda temiz suya erişmesi demek. Su hakkını savunanlar suyun insanlar ve tüm canlılar için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz bir yaşam kaynağı olduğunu, başka bir ifadeyle su hakkının bir yaşam hakkı olduğunu savunuyorlar. Yaşam hakkının ticareti yapılamaz, bu hak alınıp satılamaz, parası olmadığı için ya da başka nedenlerle kimse bu haktan mahrum bırakılamaz. Hatta yaşam hakkının temel unsuru olan suyun kendisinin de hakkı var. Su hakkını savunanlar suyun ekonomik bir kaynak olarak görülemesine, ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı mücadele ederken, suyun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması, ve tüm canlıların suya erişiminin sağlanması için ulusal ve uluslararası yasal metinlerle bir yaşam hakkı olarak güvence altına alınmasını talep ediyorlar.

Su Savaşları: Bolivya Cochabamba mücadelesi

Su hakkını korumaya yönelik en önemli sosyal hareket 1999’da Bolivya’da ortaya çıktı. Cochabamba kentinde belediyenin su hizmetlerini özelleştirilmesi ile başlayan süreç su hakkı kavramının somutlaşmasında dünyada bir milat sayılabilir. Kentin su hizmetlerinin özelleştirmesinin sonucunda su fiyatları önemli ölçüde arttı. Bu artışın birincil nedeni ise, şirketin altyapı hizmetleri için gereken bütçeyi vatandaşlardan çıkarmaya çalışmasıydı[5]. Hatta su şirketi halkın topladığı yağmur suyuna bile gözünü dikerek, o suyun bile kendisine ait olduğunu iddia etti[6]. Buna bir tepki olarak  ortaya çıkan toplumsal hareket ise hükümetin devrilmesine giden bir süreci başlattı. Ayrıca Cochabamba hareketinin bir kazanımı olarak, 2009 Bolivya  Anayasası’nına şöyle bir madde eklendi: “Herkes evrensel nitelikteki su hizmetlerine eşit olarak sahip olmalıdır. Su ve hıfzıssıhhaya erişim bir insan hakkıdır, imtiyaz veyaözelleştirme konusu olamaz”[7].

Ekolojik adalet için su hakkı

Cochabamba’nın ardından, dünyanın çeşitli yerlerinde su adaleti hareketleri ortaya çıktı. Uruguay’da 2004’te referandumla su üzerine anayasal değişiklik yapıldı. Yeni anayasaya “su yaşam için vazgeçilmez bir varlıktır ve içilebilir suya ve kanalizasyona erişim bir temel insan hakkı” ibaresi eklendi[8]. İtalya’da 2007 yılında su hizmetlerinin tekrar kamu kapsamına alınması için başlatılan bir kampanya sonucunda 400 bin imza toplanarak referanduma gidildi. 2011’de gerçekleşen referandum sonucunda İtalya’da suyu ve su hizmetlerini özelleştiren mevcut yasalar referanduma katılanların %96 oyuyla red edildi[9]. Ayrıca 2006 yılından itibaren her üç senede bir düzenlenen resmi Dünya Su Forumun’nun özelleştirmeci yaklaşımına karşı olarak düzenlenen Alternatif Dünya Su Forum’larında da su hakkının evrensel olarak kabul edilmesi için çalışmalara başlandı. Avrupa Vatandaşları Girişimi[10] adlı bir platform Avrupa Birliği ülkeleri çapında başlattığı imza kampanyasıyla suya ve hıfzıssıhhaya erişimin anayasalarda insan hakkı olarak tanınması için çalışıyor. Şimdiye kadar 50 bine yakın imza toplandı.

Dünya ülkeleri su hakkını tanımaya başlıyor

2010’da ise Bolivya’nın on sene öncesinde başlayan girişimiyle BM Genel Kurulu su hakkı için toplandı. “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, güvenli ve temiz içme suyuna ve hıfzıssıhhaya erişimin yaşamdan ve insan haklarından sonuna kadar faydalanılması için temel bir insan hakkı olduğunu kabul eder” maddesi 124 ülkenin evet oyuna karşılık, 42 çekimser oyla kabul edildi. Türkiye de çekimserler arasında yer aldı. Ancak hemen belirtelim ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/son maddesine göre; usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Su hakkı gibi temel hak ve özgürlüklere ilişkin kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümleri esas alınır. Bir başka deyişle Türkiye önünde sonunda bu anlaşmayı imzalamak durumunda kalacak.

Suyun kendi hakkı

Su hakkı insanın suya erişimi ile de sınırlı kalmıyor. Bu kucaklayıcı kavram diğer canlıların, ekosistemlerin ve akarsuların haklarını da gündeme getiriyor. Şirketlerin ve devletlerin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin 1997’den bu yana düzenlediği suyun özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesini savunan Dünya Su Forumlarına karşı gerçekleştirilen Alternatif Dünya Su Forumlarında da ele alınan su hakkı, kısa süre içinde insanın egemenliğine ait olmaktan çıkıp suyun öz hakkına doğru evrilmeye başladı. 2012’de Marsilya’da düzenlenen son Alternatif Dünya Su Forumu’nda nehirlerin su haklarından, suyun öz hakkından bahsedildi. Bu doğrultuda, Yeni Zelanda’da 140 yıl süren bir hukuksal mücadele sonucunda Whanganui Nehri’nin ekolojik haklarının tanınmış[11] olması gelişen su hakkı kavramına önemli bir örnek teşkil ediyor.

Türkiye’de su hakkı ne durumda?

Türkiye’de su hakkı temel insan hakları arasında henüz yer almıyor. Hatta mevcut yasalar ve düzenlemeler ile tam tersi yönde suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi söz konusu. Bunlardan biri Türkiye’de bütün büyük şehir belediyelerinin uymak zorunda olduğu 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi[12]. Bu maddeye göre, yerel yönetimler yürüttükleri tüm hizmetlerin gerçekleşmesi için harcanan yönetim ve işletme masrafları, amortismanları doğrudan gider olarak yazılan yenileme giderleri ve iyileştirme-genişletme giderlerine ek olarak minimum %10 kâr içerecek bir fiyatlandırma yapmak zorunda. Böylece bu yasayla belediyeler ile su ve kanalizasyon idareleri su hizmetlerinde minimum %10 kâr esasına göre çalışan ticari işletmelere dönüşüyor. Hatta Temmuz 2012’de ilginç bir gelişme yaşandı. Bu maddeden kâr etme ibaresi kaldırılmadı ama “%10’dan aşağı olamayacak biçimde” kısmı kaldırıldı[13]. Bu da aslında şu anlama geliyor, artık belediyeler suyun fiyatını belirlerken istediği kadar kâr payı koyabilecek.

Bir başkası ise 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesi[14]. Bu maddede şöyle deniyor: “Genel bütçeye dâhil daireler ile katma bütçeli idareler, bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, kanunla kurulan fonlar, kefalet sandıkları, sosyal güvenlik kuruluşları, genel ve katma bütçelerin transfer tertiplerinden yardım alan kuruluşlar, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkları ile müesseseleri, il özel idareleri ve belediyeler ile bunların kurdukları birlik, müessese ve işletmelerde… üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulanmaz”. 2002 yılında yürürlüğe giren bu yasa, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar tarafından öngörülen güçlü ekonomiye geçiş programının uygulamaya konulması amacıyla çıkartılmış. Bu yasaya göre kamu zararı, mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasından kurum sorumlu tutuluyor. Artışa engel ifadesi bile, bu kamu kurumlarından kâr beklendiğini gösteriyor. Örneğin bedelsiz su hizmeti vermek kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olacağı için yasal kabul edilmiyor. Bedelsiz su hizmeti veren kamu görevlisi hakkında ise tıpkı Dikili Belediyesi örneğinde de görüldüğü gibi Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanıyor.

Bir diğeri de Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’un 24. maddesi[15]. Bu yasaya göre DSİ tarafından su kaynaklarının geliştirilmesi için kurulan her türlü tesisin kurulma, işletme ve bakımı için yapılan tüm harcamaların bu tesislerden faydalanacak olanlar tarafından geri ödenmesi şart. Buna ek olarak, DSİ yerel yönetimlere suyu ücretsiz de vermiyor. Böylece suyu para karşılığında alan belediye su hizmetlerini verdiği vatandaşlarından da bedel almaya mecbur kalıyor. Böylece belediyeler, su ve kanalizasyon işleri müdürlükleri özel hukuk kurallarına göre davranmak zorunda bırakılıyor. Örneğin borcunu ödemeyen abonenin suyu kesiliyor. Borç kanuni yollardan alınamazsa ve su kapama tarihinden 6 ay sonra borç tahsil edilemezse, hesap tasfiye edilerek sözleşmesi iptal edilip, sayacı kaldırılıyor. Böylece suya erişme hakkı, ödeyecek gücü olmayan vatandaşın elinden alınıyor.

Türkiye’de  de su hakkına yönelik çalışmalar var

Tabi tablo tamamen karanlık değil. Türkiye’de su hakkını kazanmaya yönelik önemli bir kaç gelişmeden bahsetmekte fayda var. İlki İzmir Dikili Belediyesi’nin 2000’lerin ortasından itibaren hane başına aylık 10m3’e kadar olan suyu insanın temel ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli miktar olarak hesaplayıp, bedava vermesi[16]. Bu miktar aşılırsa, kullanılan suyun tamamı normal tarifeden hesaplanıyor. Bu uygulama yüzünden Dikili belediye başkanı Osman Özgüven ve belediye meclis üyeleri hakkında dava açıldı. Özgüven ve belediye meclis üyeleri ancak iki sene sonra suçsuz bulundu. Bu uygulama halen devam ediyor ve hatta kota 13 m3’e çıktı. Ayrıca kotayı aşmamak için tasarruflu su kullanan hanelerin oluşturduğu Dikili beldesinde hatırı sayılır bir su tasarrufu sağlanmakta.

BDP ise “Temiz Suya ve Gıdaya Erişim Hakkı” adı altında bir yasa tasarısını meclise çalışması var. CHP İstanbul milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Umut Oran da, geçtiğimiz nisanda, toplam aylık geliri brüt asgari ücretten az olan ailelere ait hanelerde kullanılan suyun 10 m3’e kadar olan kısmının bedava verilmesi amacıyla kanun teklifi verdi[17].

Su herkesin hakkı, su mücadelesi herkesin mücadelesi

Su hakkına yönelik en son gelişme ise Su Hakkı Kampanyası’nın Türkiye Anayasası’nda yeterli miktarda temiz suya erişimin insan hakkı olarak kabul edilmesi için başlattığı kampanya[18]. “Su Hakkı Talep Ediyoruz!” adlı kampanya  17 Ekim’de İstanbul’da gerçekleşen bir basın toplantısıyla başladı[19]. Bu yeni bir kampanya olmakla birlikte aslında yeni bir hak talebinde bulunmuyor. Tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkının vazgeçilmez unsuru olan su hakkının tanınması ve anayasal güvence altına alınmasını savunuyor. Bu da temel ihtiyaçlara yetecek miktar ve kalitede suyun ücretsiz olarak sağlanmasının yani temiz ve içilebilir nitelikte suyun şebeke sularından sağlanmasının devlet tarafından garanti edilmesi demek.  Kampanya ayrıca su tarifesinin belirlenmesinde kârı esas alan “4736 Sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri Kanunu”, “2560 sayılı İSKİ Kanunu”nun 23. maddesindeki  düzenleme ve benzeri kanunların yürürlükten kaldırılmasını talep ediyor. Suyla ilgili alınan kararların toplumun tüm kesimlerini kapsayacak biçimde katılımcılık ilkesi ile alınmasının sağlanması ve bu kararlar doğanın, tüm canlıların ve gelecek kuşakların su hakkını koruyacak nitelikte bütünlükçü olmalısını gerektiğini belirtiyor[20].

Dr. Akgün İlhan ve Nuran Yüce

 

Notlar

[1] Bu yazı 30 Ekim 2012 tarihinde yayınlanmış olan Akgün İlhan ve Nuran Yüce’nin hazırlayıp sunduğu 94.9 Açık Radyo’da Su Hakkı Programı’ndan bölümler içermektedir. Programa www.suhakki.org sitesinden ulaşabilirsiniz.

[2] WCD (2000). Dams and Development: A New Framework for Decision-making. London & Scarling, VA: Earthscan.

[3] Dünya Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre tarım sektörünün su kullanımı, endüstriyel ve kentsel su kullanımında çok daha fazla. Bu oran Türkiye’de %74 iken, dünyada %70 civarında. http://www.fao.org/nr/water/aquastat/water_use/index.stm

[4] UNEP (2006). Human Development Report. Beyond Scarcity: Power, Poverty and the Global Water Crisis, New York: Palgrave Macmillan.  http://hdr.undp.org/en/media/HDR06-complete.pdf

[5] “Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia”. Public Citizen. http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[6] Olivera, O. ve Lewis, T. (2004).  Cochabamba: Water War  in Bolivia, Cambridge: South End Press.

[7] Nueva Constitucion Politica del Estado de Bolivia de 2009  http://www.justicia.gob.bo/index.php/normas/doc_download/35-nueva-constitucion-politica-del-estado

[8] Hall ve diğerleri (Mart, 2009). “Public-public Partnerships (PUPs) in Water”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/pupinwater.pdf

[9] David Hachfeld, Philipp Terhorst ve Olivier Hoedeman  (Ocak, 2009). “Progressive Public Water Management in Europe. In Search of Exemplary Cases”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/progressivewaterineurope.pdf

[10] European Citiziens’ Initiative http://www.right2water.eu/

[11] Bu Nehrin Tüzel Kişiliği Var http://www.iklimhaberleri.com/2012/09/bu-nehrin-tuzel-kisiligi-var.html

[12] http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/570.html

[13] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/07/20120721-24.htm

[14] http://www.alomaliye.com/4736_sayili_kanun.htm

[15] http://www2.dsi.gov.tr/duyuru/mevzuat/kanun/6200kanun.pdf

[16] Bu kota 2011 yılından itibaren 13 m3’e çıkarıldı. Ayrıca suyun metreküpü de sembolik bir ücretle 1 kuruş olarak belirlendi.

[17] CHP’den Dar Gelirli Aileler için Yasa Teklifi  http://siyaset.milliyet.com.tr/chp-den-dar-gelirli-aileler-icin-yasa-teklifi/siyaset/siyasetdetay/29.04.2012/1534215/default.htm

[18] “Su Hakkı Anayasal Güvenceye Alınsın!” http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=53147&amp

[19] Basın toplantısının videosuna erişmek için http://www.suhakki.org/2012/10/su-hakki-anayasal-guvence-altina-alinsin-kampanyasi-basladi/

[20] “Su Hakkı Anayasal Güvenceye Alınsın!” Kampanyası için hazırlanan imza sitesine www.imza.suhakki.org adresinden ulaşabilirsiniz.

Su krizinin gölgesinde

Dr. Akgün İlhan

Dünyanın son yirmi yılına damgasını vuran kavramlardan biri “su krizi”. Nedense çoğumuzun aklından ilkin sırtında bebeği başında testisiyle su taşıyan Afrikalı kadınlar ve susuzluktan yarılıp çöle dönmüş topraklar gibi uzak imgeler geçiyor. Sanki başka diyarların sorunuymuş gibi algıladığımız su meselesi, aslında Türkiye’nin de en önemli sorunlarının başında geliyor. Hızla büyüyen bir kirlenme ve tükenmenin kıskacında olan su, haksız bir paylaşımın da nesnesi olmakta. Bu adaletsizlik zengin ile yoksul arasında olduğu kadar, bugünkü ile gelecek kuşaklar arasında da mevcut. O uzak imgelerin etkisinden çıktığımızda, kendi geleceğinden çalarak doğayla birlikte kendini de yok eden bir ülke var karşımızda. Gerçeğin tüm bu şiddetine karşın, Türkiye’de su meselesi bırakın ona çözüm üretmeyi, hala yeterince araştırılmış bir konu bile değil.

Su Krizinin Nedeni Artan Nüfus mu?

Su krizini anlamak için öncelikle onu yaratan şartlara bakmalı. Şüphesiz ki su meselesi, dünyanın her yerinde aynı şiddette yaşanmıyor. Orta Doğu’da binyıllardır yaşanan susuzluk ve Brezilya’nın zengin su kaynakları aynı gezegenin iki ayrı yüzünü yansıtıyor. Ancak ortak olan şu: son elli yıldır dünya su kaynakları, ister Doğu’da isterse Batı’da olsun, şiddetlenen bir ekonomik üretim baskısı altında. Peki, bu baskıyı yaratan artan dünya nüfusu mu? Dünya Kaynakları Enstitüsü’ne göre 20yy.’da küresel su tüketimi altı kat büyürken, dünya nüfusu sadece üç kat artmış (www.wri.org). En basit hesapla bile, büyüyen su tüketimini salt artan nüfusla açıklamanın doğru olmadığı ortada. Üstelik Türkiye’de suyun %85’i (%74’ü tarım + %11’i endüstri) ekonomik üretim için tüketilirken, sadece %15’i insani ihtiyaçlar (içme ve bireysel temizlik) için kullanılıyor[i]. Dünyanın pek çok ülkesinde insani kullanım ile ekonomik üretime giden su aşağı yukarı benzer oranlarda. Öyleyse su krizinin esas sorumluları kim? Başını “dünya su devleri” diye bilinen sayısı onu bile bulmayan çok uluslu şirketin çektiği sermaye grupları.

Devletleşen Şirketler

Devlerin öyküsü şöyle: ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi erken endüstrileşmiş ülkelerde, su hizmetlerinin ticarileştirilmesi de diğer ülkelere göre daha önce başladı. Bu ülkelerdeki su şirketleri kendi vatandaşlarına verdiği hizmetlerden öylesine büyük kazanç sağladılar ki,  kâr eden şirketin büyümesi prensibi gereği dünya su pazarına açıldılar[ii]. Zira kimilerince “mavi altın” denilen su, üretiminin (çıkarılması ve işlenmesi) görece az masraflı olması ve hayati öneme sahip olması gibi nedenlerle dünyanın en kârlı birkaç sektöründen biri. 1990’lardaki bu çıkışın, dünya su krizi söyleminin küresel bir kimlik kazandığı döneme denk gelmesi bir tesadüf değil. Aynı dönemde Marsilya’da Dünya Su Konseyi kuruldu (1996). Bu organizasyon bahsi geçen su devlerinin yanı sıra hidroelektrik sektöründe çalışan inşaat ve enerji şirketlerinin sahip ve yöneticileri ve dünyanın çeşitli ülkelerinden özelleştirme yanlısı hükümet temsilcileri, devlet bürokratları ve yerel yöneticilerden oluşuyor. Konsey’de Türkiye’den DSİ, İSKİ ve Nurol İnşaat gibi kırk civarında kurum ve şirket yer alıyor.

Dünya Su Konseyi’nin amacı, suyun ekonomik bir metaya dönüştürülmesi ve kurallarını piyasa ekonomisinin belirleyeceği küresel bir su pazarının oluşturulması. Konsey’e göre su krizinin ana nedenleri gelişmekte olan ülkelerdeki “yüksek nüfus artışı”, “suyun gerçek maliyetinin çok altında fiyatlandırılması ve buna bağlı olarak artan su israfı” ve “kamunun suyu yönetmedeki beceriksizliği” (http://www.wwc.org). Buradan hareketle “teknolojik ve finansal birikime sahip şirketlerin suyu kamusal yönetimde sıkça görülen siyasi engellere takılmadan etkin ve sürdürülebilir bir biçimde yöneteceği” (http://www.wwc.org) savunuluyor. Bu söylemi yaymak amacıyla Marakeş (1997), The Hague (2000), Kyoto (2003), Mexico City (2006),  İstanbul (2009) ve Marsilya’da (2012) olmak üzere altı Dünya Su Forumu düzenlendi. Bu forumlarda esas olarak suyun ve su hizmetlerinin ticarileştirilip özelleştirmesinin önündeki güçlüklerle başa çıkma yolları tartışılıyor. Devletler için Birleşmiş Milletler ne ise, su ve hidroelektrik sektörlerindeki şirketler için Dünya Su Konseyi o desek yanlış olmaz. Şirketlerin sadece diğer şirketlerle değil, devletlerle de bir araya gelmesini sağlayarak gücüne güç katlayan bu konsey, şirketlerin devletleştiği, devletlerin de şirketleştiği neo-liberalizmin su yönetimi alanındaki en güçlü kalesi. Doğası gereği yerel olan su yönetimini global bir meseleye, suyun kendisini ise küresel pazarın nesnesi haline dönüştürmeye çalıştıran zihniyetin lokomotifi işte bu Konsey.

Şirketleşen Devletler: Türkiye’de Su Ticarileştiriliyor

Peki devletler ne durumda? Türkiye örneğinden yola çıkalım. IMF ve Dünya Bankası yarım asrı aşkın bir sürede Türkiye ile yüzlerce ikraz ve Stand-by anlaşması imzaladı. Dünya Bankası ile en fazla sayıda anlaşma tarım ve onun ardından enerji sektöründe gerçekleşti. Türkiye’nin su politikasında Dünya Bankası’nın oynadığı belirleyici rol de buradan kaynaklanıyor. Önceleri teknik hedeflere yönelik projelere kredi veren banka, 1980’lerden itibaren her sektör ve alanda Yapısal Uyarlama Kredisi projelerine ağırlık vermeye başladı[iii]. Bu krediler Türkiye’ye, kamusal yönetimi adem-i merkezileştirme ve daraltma; suyu ve su hizmetlerini ticarileştirme; ekonomik çıkar gruplarının su yönetimine doğrudan katılımını sağlama; ve suyu küresel piyasa kurallarına göre yönetme gibi hedefleri gerçekleştirmesi şartıyla verildi. Bir dizi reform ve düzenleme ile sayılan hedefler büyük ölçüde gerçekleştirildi.

Bu düzenlemelere verilebilecek örnekler çeşitli ve sayıca fazla olduğu için sadece bir kaçına değinebileceğiz. İlkin hidroelektrik sektörüne bakalım. Baraj ve Hidroelektrik Santral (HES) gibi büyük hidrolik yapıların yapımı ve işletilmesi hakkı, Devlet Su İşleri (DSİ) ve Elektrik İşleri Etüt idaresi (EİEİ) gibi kamu kuruluşlarından alınıp, 1994 tarihli 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun[iv] ile çok uluslu su şirketlerinin ve onların Türkiye’deki temsilcilerine verildi. 2001’de yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu[v] ile de aynı kuruluşlar tarafından geliştirilen enerji projeleri özel sektör başvurularına açıldı. Böylece özel şirketler belirledikleri su kaynaklarını kullanmak için DSİ ile en fazla 49 yıllık olan su kullanım hakkı anlaşmaları yapıp, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) lisans almaya başladı. Nitekim  Söz konusu su kaynakları Çevresel Etki Değerlendirmesi’ne (ÇED) tâbi ise ÇED olumlu veya “ÇED gereksizdir” gibi yasal kararları arkalarına alarak özellikle Karadeniz’de bulunan vadileri işgal etmeye başladılar. Tarım sektöründe de DSİ tarafından yapılmış pek çok sulama tesisi, sulama birliklerine ve kooperatiflerine devredildi.

Belediyelerle ilgili olarak da kapsamlı yasal değişiklikler yapıldı. Eskiden belediyelerin su ve kanalizasyon hizmetleri ve altyapıları için gereken mali ve teknik desteği vermekle yükümlü olan İller Bankası, dış kaynaklı krediyi belediyelere pay eden bir kuruma dönüştürüldü. Böylece pek çok belediye hizmetlerini sürdürmek için çok uluslu su şirketlerine başvurmak zorunda kaldı. Kimisi de kâr odaklı bir hizmet anlayışını benimseyip kendi ticarileşti. Bu süreç Dünya Bankası ve IMF anlaşma şartlarının etkisiyle suyu ekonomik metaya ve belediyeleri ticarethaneye dönüştüren bir takım kanun maddeleriyle gerçekleştirildi.

Bunlardan biri 1981 tarihli 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi[vi]. Türkiye’de bütün büyükşehir belediyelerini bağlayan bu maddeye göre yerel yönetimler yürüttükleri tüm hizmetlerin gerçekleşmesi için harcanan yönetim ve işletme masrafları, amortismanları doğrudan gider olarak yazılan yenileme giderleri, ve iyileştirme ve genişletme giderlerine ek olarak minimum %10 kâr içerecek bir fiyatlandırma yapmak zorunda. Böylece su ve kanalizasyon idareleri su hizmetlerinde minimum %10 kâr esasına göre çalışan ticari işletmelere dönüşüyor. Bir başkası da, 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesi[vii]. “Belediyeler ile bunların kurdukları birlik, müessese ve işletmelerde… üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulanmaz” diyen bu maddeye göre bedelsiz su hizmeti veren kamu görevlisi hakkında cezai işlem uygulanır. Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve meslektaşlarına suyu halka bedava dağıttıkları için açılan davayı hatırlayın[viii].

Bir başka madde de Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’un 24. maddesi[ix]. DSİ tarafından su kaynaklarının geliştirilmesi için açılan her türlü tesisin kurulma, işletme ve bakımı için yapılan tüm harcamaların bu tesislerden faydalanacak vatandaş tarafından geri ödenmesini şart koşan bu madde, suyun ticarileştirilmesi politikasının ülke ölçeğini tanımlıyor. Bu arada DSİ’nin belediyelere de suyu ücretsiz vermediğini de belirtelim. Böylece belediyeler suyu vatandaşa satmak zorunda kalıyor. Son olarak da, Belediye ve Bağlı Kuruluşları ile Mahalli İdare Birlikleri Norm Kadro İlke ve Standartlarına Dair Yönetmeliğin 19. maddesi[x] var. Memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesi zorunlu olmayan hizmetlerin hizmet satın alma yoluyla karşılanması gerektiğini belirten madde şöyle devam ediyor: “Hizmetlerin yürütülmesinde; kaynakların etkili ve verimli kullanılması, hizmet kalitesi ve miktarından ödün verilmeden maliyetlerin düşürülmesi, bürokrasi ve kırtasiyeciliğin azaltılması ile hizmetlerin vatandaş odaklı sunulması ilkelerine uyulur”. Bu düzenleme ile belediyelere “daha etkin” ve “daha az bürokratik” olduğu ima edilen özel sektörün katılımı teşvik ediliyor.

Türkiye’nin su politikası, vatandaşın birincil ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik su  miktarını yüksek su faturalarıyla azaltıp, artan payı tarım/endüstri sektörünün büyüyen su talebini karşılamaya yönlendirmek üzerine kurulu. Başka deyişle, hem su politikaları hem de suyla doğrudan ilgili tarım ve enerji politikaları, doğal kaynakların devlet eliyle öncelikle ekonomik sektörün taleplerini, daha sonra halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için tam kapasite kullanılmasını sağlamaya yönelik. Bu politikalar su ve enerji tüketimini artıracağı için, bu yaşam kaynağının kirlenmesi ve tükenmesi kaçınılmaz olacak.

Ulusal Sermayeye Göre Yeterince Su Kullanmıyormuşuz!

Gelelim Türkiye’de ulusal sermayenin su meselesini ele alışına. Bir kesim sermayedar, su meselesinin küresel sermayenin yarattığı baskıların sonucunda ortaya çıktığını söylüyor. Buradan hareketle, çözüm küresel aktörlerde ve onların politikalarında değil tek bir merkezden birlikte hareket eden ulusal aktörlerde ve politikalarda aranmalıdır diyor. Suyu devlete ait ve kamu eliyle yönetilmesi gereken stratejik bir kaynak olarak tanımlayan bu kesimden farklı olarak suyu yönetecek olanın bilgi ve finansmana sahip olan özel sektör olduğunu savunan bir başka kesim de var.

Bu farklılığın yarattığı sis perdesinin arkasına baktığımızda görüyoruz ki her ikisi de “tam maliyet” yöntemi ve “kullanan öder” prensibini benimsiyor[xi]. Yani “paran kadar su kullanır, yoksa kullanamazsın” diyorlar. Daha da ötesi, Türkiye’de su kaynaklarının yeterince kullanılmadığı ve bu nedenle ülkenin geri kaldığı yönündeki açıklamalarıyla da iki görüşün su yönetimi konusunda paralel bir yaklaşımı var. Devlet söylemi ile de aynı yönde olan bu anlayışa göre, Türkiye bir an önce su kaynaklarını – Veysel Eroğlu’nun çılgın ifadesiyle – “tam kapasite” kullanmaya başlamalı. Ülkenin dört bir yanında planlanan ya da inşaatı devam eden 2000’den fazla baraj ve HES’in arkasında bu çılgın plan yatıyor. Bu çılgınlığın neden olduğu sosyal ve ekolojik yıkımı kalkınmanın kaçınılmaz bedeli olarak görüp, bu bedeli de yükselen su faturalarıyla suyu temel ihtiyaçları için kullanan vatandaşa yıkıyorlar. Bu yönüyle ulusal sermayenin, devletin, IMF ve Dünya Bankası’nın suya bakışında önemli paralellikler görülüyor[xii].

Dünya Uyanıyor: Halkların Su Mücadelesi

Neo-liberalizm dalgasıyla dünyanın tüm su kaynaklarının küresel pazara açılması, suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi uygulamaları beraberinde kirlenme, temiz su kaynaklarının azalması, buna bağlı salgın hastalıklar, göçler ve çarpık kentleşme vb. sosyal ve ekolojik sorunlara neden olarak çeşitli muhalif hareketleri de tetikledi. Yeni binyılın başlarında Bolivya[xiii], Hindistan[xiv], Güney Afrika Cumhuriyeti[xv], İspanya, İtalya ve Uruguay gibi pek çok ülkede devletin yardımıyla halka ait olan su kaynaklarını gasp edip tekrar halka fahiş fiyatla satan şirketlere karşı güçlü sosyal hareketler ortaya çıktı. Bunlardan bazıları önemli kazanımlar elde etti. 2004’de Uruguay’da şebeke suyuna erişimin bir insan hakkı olması ve su hizmetlerinin tamamıyla ve doğrudan devletin yasal tüzel kişileri tarafından yürütülmesi anayasal güvence altına alındı[xvi]. 2005’te İspanya’nın bir ucundaki Ebro Nehri’nden ülkenin diğer ucundaki endüstriyel tarım ve yoğun turizm sektörlerinin artan su talebini karşılamak için bin kilometreye yakın kanallarla bölgelerarası su transferi öneren dev proje halkın ısrarlı tepkisi sonucu iptal edildi. Genel seçimlerle birlikte Sosyalist İşçi Partisi’nin desteğini alarak “Yeni Bir Su Kültürü”ne giden yolda ilk adımı atan İspanyollar, suyun yerelden yönetimi ve su arzını artırmak yerine su tasarrufu sağlama yönünde politikalar üretmek üzere yeni bir su planı hazırlamaya başladılar[xvii].

2006’da ise Dünya Su Konseyi’nin Meksika’da düzenlediği Dünya Su Forumu ile eş zamanlı ama onun özelleştirmeci söylemine karşı olan Alternatif Dünya Su Forumu gerçekleştirildi. Alternatif Forum’da, Dünya Su Konseyi’nin halkların değil, şirket ve hükümetlerin sesi olduğu, dolayısıyla geçerliliğinin olamayacağı ilan edildi[xviii]. Halkların su mücadelesinde bir dönüm noktası olan bu tarihten itibaren her üç senede bir insanların, diğer canlıların ve gelecek kuşakların su hakkını savunan aktivistler, bilim insanları ve halk bir araya geldi. İkinci Alternatif Dünya Su Forumu 2009’da İstanbul’da gerçekleştirildi. 2010 Haziranında ise İtalya’da halkın yürüttüğü bir referandum yapıldı. Halkın %96’sı, bizde olduğu gibi belediyelerin su hizmetlerinden %7 kâr etmelerini şart koşan özelleştirmeci Legge Galli yasasına hayır dedi[xix]. Ve yasa yürürlükten kaldırıldı.

Mart 2012’de Marsilya’da 3. Alternatif Dünya Su Forumu düzenlendi. 14 Mart “Dünya Nehirleri Eylem Günü” etkinlikleriyle başlayan bu forumda dünyanın çeşitli yerlerinden yüzlerce eylemci, ekolojik yıkıma ve sosyal adaletsizliğe neden olmasına rağmen “yeşil göz boyama” ile devletler ve şirketler tarafından sihirli bir kalkınma aracı gibi gösterilen baraj ve HES’leri protesto etti. “Kâr için değil, yaşam için su” ve “nehirler özgür aksın” sloganları Marsilya sokaklarında yankılandı. Forumda suyun anayasal bir hak olarak kabul edilmesi, yönetiminin kamu eliyle olması ama halka yakın yeni bir kamu kavramının birlikte oluşturulması gerektiği vurgulandı. Su hakkının, demokrasi ve sürdürülebilirlik kavramları gibi egemen güçlerin kontrolünde eğilip bükülmemesi için bu önemli insanlık kazanımına halkların sahip çıkması gerektiği sonucuna varıldı. Forum deklarasyonunda bütün devletlerin kendi ulusal kanunları içinde suyu bir insan hakkı olarak kabul etmeleri gerektiği de belirtildi (www.fame2012.org). Haziran 2012’de Brezilya’da yapılan Rio+20 Zirvesi Deklarasyonu’nda da “suya erişim bir insan hakkıdır” denildi(http://rio20.net ). Diğer pek çok hak genel hak çerçevesinde yer alırken, su için özel bir tanımlama yapılması halkların su mücadelesinin bir zaferi olarak kabul edilmeli.

İki Bin Yıllık “Böl ve Yönet” Stratejisinin Yeni Hedefi: Su ve Köylü

Ancak bu deklarasyonun hiçbir yasal bağlayıcılığı olmadığını unutmamak gerek. Büyüyen su krizi ile birlikte, iki bin yıllık “böl ve yönet” stratejisinin yeni hedefinde su ve suyun insanları var. Suyu nehrinden alıp pet şişe ve tankerlerle, kanal ve borularla kaynağından uzaklaştıran devlet ve sermaye, aynısını köylülere de yapıyor. Suyunu gasp edip köylüyü toprağından uzaklaştırıyor. Suyu kendi varlığının bir parçası olarak koruyacak ve savunacak köylü ile suyun arasına mesafe koyup, ikisi arasındaki doğrudan ilişkiyi yok ediyor. Böylece suyu sadece fiziksel değil sosyal bağlamından da koparıp, onu insansızlaştırırarak kendi kontrolü altına alıyor. Kapitalizmin üretim ve tüketim pratiklerinin kaçınılmaz şekilde kıtlaştırdığı suyun pazar değeri de yükselecek. Bu da piyasa aktörlerinin suya olan ilgilerinin daha da artacağı ve aralarındaki rekabetin daha da şiddetleneceği anlamına geliyor. Daha çok kullanılan su daha çabuk kirlenecek ve temiz su hızla tükenecek. Yani hem Türkiye hem de dünya halklarını gittikçe çetinleşecek bir mücadele bekliyor.

Türkiye’de su mücadelesi

Beşincisi Mart 2009’da İstanbul’da düzenlenen Dünya Su Forumu öncesinde yaşananlar, Türkiye’de halkın su mücadelesi tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. O vakte kadar, su meselesi daha çok akademik ve siyasi çevrelerde tartışılmış, geniş kitlenin gündeminden uzak kalmıştı. Oysa Karadeniz Bölgesi’nde en ufak akarsuların bile üzerine inşa edilen ve planlanan binlerce baraj ve HES vardı. Güneydoğu’da 10 bin senelik kesintisiz bir tarihe sahip Hasankeyf kenti ile birlikte Dicle Vadisi’nin yüzlerce köy ve kasabasını sulara gömecek olan Ilısu Barajı’ndan ve Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) neden olduğu aşırı tuzlanma, yeraltı su seviyelerinde düşme, gübre ve tarım ilaçlarının yoğun kullanımına bağlı toprak ve su kirliliği, erozyon ve göç problemleri yıllardan beri tartışılageliyordu. Batıda Allianoi’yi önce kumlara sonra sulara gömecek olan Yortanlı Barajı ve Doğuda Munzur nehri üzerine yapılması planlanan onlarca baraj projesi söz konusuydu. Sayarsak sayfaların yetmeyeceği kadar proje ülkenin bütün sularını kontrol altına alıyor ve beraberinde geri dönüşü olmaz ekolojik felaketlere ve büyüyen bir adaletsizliğe neden oluyordu. Bu projelerden doğrudan etkilenen köylüler, projeleri bireysel olarak dava ediyor ama davalar yıllarca sürüyor ya da durdurma kararlarına rağmen baraj inşaatları tam gaz devam ediyordu. Bu deneyimlerle birlikte, geniş kitlenin katılımının ve güçleri birleştirmenin önemi daha iyi anlaşıldı. Yerel hareketler Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Karadeniz İsyandadır Platformu ve Munzur’u Koruma Kurulu gibi geniş çatılar altında bir araya gelmeye başladı. Suyu ticarileştirme ve özelleştirme yanlısı Dünya Su Forumu’na karşı bir halk forumunun hazırlıkları, Türkiye çapında pek çok yerel hareketin bir araya gelmesine vesile oldu.

Örneğin Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, bir GAP projesi olan Ilısu barajına karşı iki başarılı uluslararası kampanya yürüttü. Çok uluslu şirketler birliği tarafından inşa edilmesi planlanan proje, insan hakkı ve çevre meseleleri alanlarında çalışan çeşitli oluşumların uluslararası ölçekte örgütlenmelerin sonucunda 2001 ve 2009 yıllarında olmak üzere iki kez iptal edildi[xx]. Ancak hükümet artık gurur projesi haline dönüşen Ilısu barajı inşaatına bu sefer yerli finans kaynaklarıyla (Garanti Bankası ve Akbank) devam edileceğini açıkladı. Karadeniz’deki yerel hareketler ise yaratıcı eylemleri ve taban direnişi ile sadece yerel değil, ulusal medyanın da gündemden düşmüyor.

Türkiye’de geniş kitlenin baraj ve kalkınma algısını sorgulatan bu eylemler artarak ve çeşitlenerek devam etmekte. Köylünün su mücadelesi, suyla ilişkisi musluğu açıp kapamaktan öteye gidemeyen kentli nesillere kendilerini var eden doğayı hatırlatıyor. Su mücadelesi hepimize suyun sadece kimyasal formülü H2O olan bir sıvı değil, nehir olduğunu, nehrin sadece nehir değil üzerinden ve altından geçtiği toprak olduğunu, toprağın sadece toprak değil  hayat verdiği yaşamlar ve kültürler olduğunu hatırlatıyor. Yaşamın ta kendisi olan suyun, yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatıyor.

Türkiye’de su meselesine odaklanan kampanyalar mevcut. Dikkat çekici olan meseleyi insan vurgusuyla ele alanlar ile doğayı merkeze alanlar arasındaki diyalog eksikliği. Bu yapay “insan-doğa ikili karşıtlığı” algısı, bir damla desteğin bile önemli olduğu günümüzde ciddi bir güç kaybı yaratıyor. Doğanın yıkımının insanın yok oluşu olduğunu unutmadan, toplumun meselelerinden yola çıkan kapsamlı ve kucaklayıcı  bir yeni söylemin birlikte oluşturulması şart. Bireyin, toplumun, diğer canlıların ve gelecek nesillerin yaşam hakkı olan suyun korunmasını hedefleyen, suyu ekonomik kaynak değil “yaşayan bir varlık” olarak kabul eden bir anlayışın birlikte yaratılması bir zorunluluk. Suyun gerek fiziksel gerekse sosyal bağlamının bütünlüğünü tehdit eden her eylemin,  yaşamın bütünlüğünü de tehdit ettiğini artık anlamak ve anlamayanlara anlatmak gerek.

Kalkınma Paradigması Sorgulanmadan Su Mücadelesi Başlayamaz…

Halkların su mücadelesi, yüzyıllardır krizlerden beslenerek evrilen kapitalizmin karşısında gerçek bir varlık gösterebilmek için bir kitle hareketine dönüşmek zorunda. Birbirini dinlemeyen veya ötekinden habersiz bir yığın değil, ancak çok sesli bir birliktelik bir kitle olabilir. “Ekoloji Oskarı” olarak bilinen “Goldman Ödülü” (2003) sahibi ve İspanya’daki Yeni Su Kültürü Hareketi’nin liderlerinden Pedro Arrojo’nun da dediği gibi “bir paradigma değişikliği hedeflemeyen hiçbir çözüm, su meselesine çare olamaz”[xxi]. Öncelikle, IMF ve Dünya Bankası gibi neoliberal kuruluşların devletler sistemi ile halklara dayattığı kalkınma paradigmasının kimi kalkındırıp, kimi yıktığını sorgulamak gerekiyor.

Köylüyü toprağından, suyundan edip özünden uzaklaştırmak mıdır kalkınma? Ya da on UNESCO Dünya Mirası kriterinden[xxii] dokuzunu[xxiii] karşılayan Hasankeyf’i ekonomik ömrü elli seneyi bulmayacak bir baraja kurban etmek midir? Bu arada Mısır Piramitleri’nin bu kriterlerin sadece ikisini karşıladığını hatırlatalım. 1960’larda yolu Hasankeyf’ten geçen Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “modern Türkiye’nin imajı”nı bozduğu gerekçesiyle[xxiv], Dicle Vadisi’nin sarp kayalarına oyulmuş mağaralarda bin yıllardır yaşayan Hasankeyflileri jandarma zoruyla çıkarması ve daracık beton gecekondulara hapsetmesi midir kalkınma? Öyle ki bu evlerden gizlice kaçıp tekrar mağaralarına sığınmak isteyen insanları kontrol etmek üzere bir jandarma istasyonu bile kurulmuş Hasankeyf’te. Şimdiyse o beton evlerden de olmak üzere kentin sakinleri. TOKİ yeni evler inşa ediliyor onlar için. Evler suya boğulmuş Hasankeyf manzaralı olacak. Bu arada evlerin mağdur insanlara bedava verileceğini de sanmayın. Eski evlerinin ederinin üç katı para ödemeleri gerekiyor. Ne adil bir düzen değil mi? Hem yerinden yurdundan olacak, hem de devlete borçlanacaklar. Ilısu Barajı Batman, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak il sınırları içindeki 200 civarında yerleşim yerini doğrudan ya da dolaylı etkileyecek olmasına rağmen bu yeni yerleşim projelerinin sadece baraj duvarının inşa edildiği Ilısu Köyü ve Hasankeyf için yapılmış olması da ayrı bir konu. Geriye kalan onbinlerce insan baraj su toplamaya başladığında kaderiyle başbaşa kalacak. Kalkınmanın ağır bedelinden en büyük payı olacak olan köylüleri yakın gelecekte artan bir fakirlik ve yerel kimlik kaybı bekliyor. Kentlileri ise göçe bağlı büyüyen bir plansız kentleşme ve buna bağlı çeşitli sorunlar.

Toplumla doğanın iç içe geçtiği, kayanın ev, toprağın su olduğu bu kültür-doğa mirası ne sadece Hasankeyflilerin, ne de bölgenin meselesi. Hatta sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın meselesi. Üstelik barajın yaratacağı ekolojik adaletsizlik sadece bizi değil, çocuklarımızı da ilgilendiriyor. Onlar ne Hasankeyf’te, ne de Birecik Barajı’nın sular altında bıraktığı antik Zeugma’da dolaşabilecek. Onlar akan değil, boğulan nehirlerin çocukları olacak. Onlar kurduyla  kuşuyla yaşamın kaynağı değil, yıkımın nesnesi olan suları içecek. Onlar, yaşam kaynakları bir avuç sermayedarın elinde silaha dönüşmüş bir ülkede doğacak. Hepimize ait olanı gasp edip, tekrar bize satan sermaye birikimine can katarak, varolan güç orantısızlığını büyütmeye devam edecek.  Ve bütün bu olup bitenin adı yıkım ve adaletsizlik değil de kalkınma olacak.

Genelin çıkarı için parçayı feda eden bir kalkınma paradigması, tıpkı insan bedeninde olduğu gibi bütünün parçalardan oluştuğunu unutturdu bize. Tarihi kalıntılarını bir müzeye taşıyarak Hasankeyf’i kurtaracağını iddia eden DSİ yetkililerinin zihniyetinin temelini oluşturan paradigma işte bu. Bu “Böl ve yönet” stratejisine karşı çıkan da “ülkenin kalkınmasına karşı” yaftasını yiyip, “terorist” ilan ediliyor[xxv]. Üstelik “genelin çıkarı” güç odaklarının elinde “güçlünün çıkarından” başka bir şey olamıyor. Doğayı ve insanları tükettikçe açlığı artan bir sistem dünyayı kavurmaya devam ediyor. Modernleşme kisvesi altında devlet-şirket simbiyotik birlikteliği insanlar, doğa ve gelecek kuşakların yaşam hakkı olan suyu ve toprağı yok ederek “kalkınıyor”. İşte bu nedenle kalkınma paradigmasını baştan aşağı değiştirmeyi hedeflemeyen bir su mücadelesi su krizine çare olamaz. Daha adil ve daha az yıkıcı bir kalkınma anlayışına giden zorlu ve uzun süreç bu sorgulamayla başlayacak.

* Bu yazı ilk kez Bilim ve Ütopya, Ekim 2012 sayısında yayınlandı. Yukarıdaki yazı güncellenmiş halidir.

Notlar

[i] Devlet Su İşleri (DSİ)  http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm

[ii] Warner, J. (2008). Contested hydrohegemony: Hydraulic control and security in Turkey. Water Alternatives 1(2), 271-288.

[iii] Güler, B. A. (2002). Küreselleşme ve Tarım Sempozyumu Bildirgesi, TZMO, Ankara, 7-8 Ocak 2002.

[iv] Kanunun tamamı için bakınız http://www.enerji.gov.tr/mevzuat/3996/3996_Sayili_Bazi_Yatirim_ve_Hizmetlerin_Yap-Islet-Devret%20Modeli_Cercevesinde_Yaptirilmasi_Hakkinda_Kanun.pdf

[v] Daha fazla bilgi için bakınız  http://www2.epdk.gov.tr/mevzuat/kanun/elektrik/elektrik.html

[vi] http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/570.html

[vii] Kanun maddesi ile ilgili daha fazla bilgi için bakınız http://www.alomaliye.com/4736_sayili_kanun.htm

[viii] Dikili Belediye başkanı Osman Özgüven’e 2008’de  hane başına aylık 10 m3’e kadar bedava su verdiği (bu kota aşıldığı durumda kullanılan toplam su normal tarifeden hesaplanıyordu) ve belediye çalışanlarına suda %50 indirim uyguladığı gerekçesi ile dava açıldı. 2010’da beraat eden Özgüven suyun bir m3’ünü 1 kuruştan vermeye başlayarak, su kotasını 13 m3’e çıkardı.

[ix] Kanunun tamamı için bakınız http://www2.dsi.gov.tr/duyuru/mevzuat/kanun/6200kanun.pdf

[x] Kanun maddesinin tamamı için bakınız http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/27356.html

[xi] USİAD (2007). Su Raporu. Ulusal Su Politikası İhtiyacımız. İstanbul: USİAD Yayınları; USİAD (2008). Su ve Toprak. İstanbul: USİAD Yayınları; USİAD (2010). Hidroelektrik Enerji için Acil Durum Tesbiti ve Öneriler.  USİAD Sektör Broşürü. İstanbul: USİAD Yayınları; TUSİAD (2008). Türkiye’de Su Yönetim: Sorunlar ve Öneriler. İstanbul: TÜSİAD Yayınları; TUSİAD (2008). Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları:  Şebek Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı. İstanbul: TÜSİAD Yayınları.

[xii] Akgün İlhan (2011). Yeni Bir Su politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler. İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları.

[xiii] Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia. Public Citizen. http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[xiv] Vandana Shiva (2002). Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar (Water Wars – Privatization, Pollution, and Profit). Çeviren: Ali Kerem Saysel, İstanbul: BGST Yayınları.

[xv] G.J. Pienar ve E. Van der Schyff (2007). “The Reform of Water Rights in South Africa”. Law, Environment and Development Journal 3(2): 179-194.  http://www.lead-journal.org/content/07179.pdf

[xvi] David Hall, Emanuele Lobina, Violeta Corral, Olivier Hoedeman, Philip Terhorst, Martin Pigeon ve Satoko Kishimoto (Mart, 2009). “Public-public Partnerships (PUPs) in Water”. Transnational Institute. http://www.waterjustice.org/uploads/attachments/WWF5-PUPs-%20FINAL-for%20web-Zlatan.pdf

[xvii] Joan David Tàbara ve Akgün İlhan. (2008). “Culture as trigger for sustainability transition in the water domain: The case of Spanish water policy and the Ebro river basin”. Regional Environmental Change 8 (2): 59-71.

[xviii] Suyun Savunmasında Uluslararası Forum Sonuç Bildirgesi (Meksika – Tenochtitlan) 19 Mart 2006. www.alternatifsuforumu.org

[xix] David Hachfeld, Philipp Terhorst ve Olivier Hoedeman (Ocak, 2009). “Progressive public water management in Europe. In search of exemplary cases”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/progressivewaterineurope.pdf

[xx] Daha fazla bilgi için bakınız http://www.hasankeyfgirisimi.com

[xxi] 15 Mart 2012 tarihli Pedro Arrojo söyleşisinin tamamı için bakınız http://www.kesfetmekicinbak.com/dunya-suyunun-pesinde/2953n.aspx

[xxii] UNESCO Dünya Mirası kriterleri http://kvmgm.turizm.gov.tr/TR,44439/dunya-miras-listesine-alinma-kriterleri.html

[xxiii] Hasankeyf’in Dünyadaki Diğer Doğa ve Kültür Mirasları ile karşılaştırılması  – Doğa Derneği http://www.dogadernegi.org/userfiles/pagefiles/hasankeyf-raporlar/karsilastirma_turkce.pdf

[xiv] Hasankeyfliler ile söyleşi (12 Ekim 2010)

[xv] “Hasankeyf Yok Olmasın” adlı kampanyada Tarkan ve Sezen Aksu gibi geniş kitleler tarafından sevilen sanatçıların Hasankeyf’in ile ilgili fikir beyanları bile bu doğrultuda değerlendirildi. Dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun 17.12.2008 tarihli demeci ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31.10.2010 tarihli demeci örnek olarak verilebilir.

Su Hakkının Peşinde

Akgün İlhan

Özgür Gündem / 31.07.2012

Bazılarımız hatırlayacaktır, Türkiye 15 Nisan 2008 sabahına İzmir’in kıyı beldesi Dikili’den gelen tuhaf bir haberle başladı. Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, birkaç meslektaşıyla birlikte halka bedava su verdiği için mahkemeye verilmişti. Söz konusu uygulama şöyleydi. Belediye hane başına aylık su tüketimi 10 m3’ü aşmazsa suyu bedava veriyordu. Ancak, hane bir ayın sonunda örneğin 11 m3’lük su tüketmişse, bu miktarın tamamı normal tarifeden fiyatlandırılıp tahsil ediliyordu. Dikili Belediyesi bu uygulamaya, özelleştirmenin artık belediye hizmetlerinin hemen her alanında kemikleştiği 2000’li yıllarda başladı. Nüfusu 20 bini bile bulmayan bu küçük kent, sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı önüne katmış “özelleştirme akıntısı”na ters kürek çekiyordu.

Peki Türkiye’nin her yerinde suya sürekli zam gelirken, Dikili Belediyesi suyu neden bedava veriyordu? Bu soruya “yeterli miktarda temiz içme suyuna erişim bir insan hakkıdır” cevabını veren Özgüven, “hak olduğuna göre para ile satılmaması ve ticarileştirilmemesi gerekir” diye devam ediyor. Özgüven sadece suyun değil sağlık, ulaşım ve ısınma gibi hizmetlerin de insan hakkı olduğunu belirtiyor. Nitekim belediye kentteki eski bir binayı halk sağlığı merkezine dönüştürmüş. Burada vatandaşa çok düşük ücrete sağlık hizmeti veriliyor ve parası olmayandan ücret alınmıyor. Kent içinde çalışan bedava otobüsler ve sembolik ücretle satılan halk ekmeği, beldedeki kamusal uygulamalardan sadece bir kaçı. Halkın ısınma ihtiyacı ise gittikçe artan oranda hem temiz hem de ucuz olan yerel  jeotermal enerji ile sağlanıyor.

Küresel iklim değişikliği ve su krizi

Tekrar su konusuna dönersek, Dikili Belediyesi’nin “belirli bir kotaya kadar bedava su” uygulaması iki nedenle çok önemli. Birincisi, bu uygulama samimi bir şekilde su tasarrufunu teşvik ediyor. Turizm sezonunda nüfusu on katına çıkıp 200 bine ulaşan Dikili’de bu uygulamadan önce ciddi bir su sıkıntısı yaşanıyormuş. Özgüven, “Önümüzde iki seçenek vardı. Ya turizm sezonunda artan su talebini karşılamak için belde dışından su satın alacaktık. Ya da su tasarrufu sağlamanın bir yolunu bulacaktık” diyor. Nitekim, belirli bir kotaya kadar bedava su uygulaması halk tarafından benimsendikçe, su sıkıntısı da büyük oranda ortadan kalkmış. İkincisi de, bu uygulama su tasarrufunu dar gelirliyi cezalandırarak değil, bilakis ödüllendirerek gerçekleştiriyor. Zira tüm dünyada hakim su tasarrufu anlayışı suyun fiyatını artırmak üzerine kurulu. Ancak, gerçekte gelir durumu iyi olanlar için su faturası yüksek olmuş olmamış farketmiyor. Başka bir deyişle, yüksek su faturasından sadece dar gelirli vatandaş  olumsuz etkileniyor ve suyunu kısmaya çalışıyor. Yoksul kesim bütçesinden artan bir payı su faturasına ayırarak daha da yoksullaşıyor. Su belirli bir kotaya kadar bedava olduğunda ise, dar gelirli vatandaş kotayı geçmemek için tasarruf yapmaya teşvik ediliyor. Böylece hem vatandaş mağdur olmuyor, hem de etkin bir su tasarrufu gerçekleşiyor.

Akıllara ister istemez şu soru geliyor: Küresel iklim değişikliği ve su krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye’de bu tasarrufçu yönetim örneği neden ödüllendirileceğine cezalandırılır? Hükümetin kamu yanlısı uygulamalara sıcak bakmadığı aşikar da, muhalefet neden bu örneğin arkasında yeterince duramadı? Bu soruya cevap vermek için Özgüven ve meslektaşlarını mahkemeye götüren yasaya bakmak gerek. 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesini ele alalım. Bu yasa diyor ki, belediyeler üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulayamaz. Anlıyoruz ki yaşam kaynağı suyu ücretsizi bırakın, indirimli tarifeyle vermek bile suçmuş. Özgüven ve arkadaşları,

10 m3’e kadar suyu herkese bedava verdikleri için kamuyu zarara uğratıyorlarmış. 2560 Sayılı İSKİ Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi daha da ilginç. Adında İSKİ olsa da bütün su ve kanalizasyon idarelerini kapsayan bu yasa diyor ki, su tarifelerinin belirlenmesinde “yönetim ve işletme giderleri ile, amortismanları doğrudan gider yazılan (aktifleştirilmeyen) yenileme, ıslah ve tevsi masrafları ve % 10’dan aşağı olmayacak nispetinde bir kâr oranı esas alınır”. Yani belediye su hizmetlerinden en az %10 kâr elde etmezse suç işlemiş oluyor. Kamu hizmetlerini ve varlıklarını ticarileştiren yasalardan sadece ikisini okudunuz. Muhalefetin elini kolunu bağlayan bu yasalar değiştirilmedikçe su hakkı uygulamaya konulamayacak.

Suya rant kapısı olarak bakmak

Peki, Özgüven ve meslektaşlarının akibeti ne oldu? İki seneye yakın bir hukuk mücadelesinin ardından hepsi beraat etti. Mahkeme, Dikili Belediyesi uygulamasını dava eden 4736 sayılı yasanın istisnalarını oluşturan Bakanlar Kurulu kararlarını tartıştı. Beraat kararının gerekçesinde yasanın istisnasının Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesi, bu istisnaların dışındaki uygulamaların suç olarak kabul edilmesinin Anayasa’nın 10. maddesine konu olan “yasa önünde eşitlik ilkesi”ne aykırı olacağı belirtildi. Zira Dikili Belediyesi suyu belirli bir zümreye değil herkese bedava veriyordu. Özgüven’in avukatı Arif Ali Cangı, “kamu hizmetlerini ticari işletmeciliğe dönüştüren yasaya rağmen, ücretsiz su sağlanmanın suç olarak nitelendirilmemesi önemli bir kazanım” diyor. Cangı, bu davanın “suya erişim hakkı” konusunda sadece toplumda değil, hukuk insanları arasında da belirli bir farkındalık yarattığı görüşünde.

Beraat kararı sonrası neler oldu? Medya maalesef dava açıldığında gösterdiği yoğun ilgiyi dava sonuna kadar sürdüremedi. Başka bir deyişle Dikili Belediyesi önemli bir zafer kazandı, ama geniş kitle bundan büyük ölçüde habersiz kaldı. Dikili Belediyesi suyun insan hakkı olduğuna yönelik net bir dava kararı çıkmadığı için suyu ücretli yapmak durumunda kaldı. Ancak hemen umutsuzluğa kapılmayın. Belediye suyun 1 m3’ü için 1 kuruşluk bir fiyat belirlemiş. Böylece sembolik de olsa bir ücret alarak yasalara uyup, suyu yine belirli bir kotaya kadar bedavaya yakın bir fiyata temin etmiş oluyorlar. Hatta belediye eski kotayı 13m3’e çıkarmış.

Osman Özgüven ile bütün bunları Su Hakkı Kampanyası’nın 17 Mart 2012’de İstanbul’da düzenlediği “Kar İçin Değil, Yaşam İçin Su” panelinde konuşuyoruz. Panel sırasında bir katılımcı Özgüven’e belediyelerin en önemli gelir kaynağının su olduğunu hatırlatıyor. Ve soruyor: “sizin belediye suyu bedava verecek parayı nereden buluyor?”. Özgüven’in cevabıyla birlikte salonda bir kahkaha tufanı kopuyor. “Her sene kaldırımları yenilemezseniz, suyun parası fazlasıyla çıkar” cevabını veren Özgüven, “suya rant kapısı olarak bakarsanız, ona bütçe ayırmak için samimi bir çaba göstermeniz mümkün olamaz” diye devam ediyor. Anlıyoruz ki su hakkı mücadelesi bu cesur insanın hayatı olmuş. Böyle dediğimizde bunun normal olduğunu, çünkü suyun hayatın kendisi olduğunu belirtiyor.

Su hakkı ve demokrasi

Suyu hak olmaktan çıkarıp ekonomik bir mala indirgeyen yasaların olduğu bir ülkede akıntıya karşı kürek çeken insanların hikayesini okudunuz. Bundan çıkarılacak dersler hala el değmemiş halde bizi bekliyor. Umutsuzluk söylemi üretmenin milli spor olduğu Türkiye’de bu hikayeden bu sefer bir umut dersi çıkarılmalı. Çünkü Dikili Belediyesi’nin uygulaması, Özgüven’e yönelik kişisel karalamalardan bahsi geçen yasalara kadar değişen bir dizi engele rağmen devam ediyor. Çünkü karşımızda teoriyi aşıp pratiğe geçmiş, ayakları yere basan bir uygulama var.

İyi de, ne yapmalı? Dünyanın çeşitli sosyal platformlarında bile anılan bu uygulamayı, önce kendi halkına tanıtmak gerek. Su hakkı mücadelesinde Osman Özgüven’e düşen pay mahkemelere verilmek ve karalamalara maruz bırakılmaksa, medyaya düşen de en azından olup biteni geniş kitleye anlatmak olmalı. Su herkesin suyuysa, su hakkını savunma sorumluluğundan büyük küçük herkes payını almalı. Çok değil bundan sadece 10 ay önce İtalya’da halkın yürüttüğü bir referandum yapıldı.

Halkın %96’sı, belediyelerin su hizmetlerinden %7 kâr etmelerini şart koşan özelleştirmeci Legge Galli yasasına “hayır” dedi. Ve yasa yürülükten kaldırıldı. Bizim yasaların da halkın ön ayak olacağı bir referanduma acilen ihtiyacı var. 4-5 senede bir oy kullanmanın ötesine geçmiş bir vatandaşlık anlayışı belki bu vesiyle inşa edilebilir. Ayrımsız herkesin meselesi olan su hakkının, bizi aslında bir demokrasi mücadelesi olan su mücadelesinde bir araya getirmesi umuduyla.