Danıştay durdurdu, hükümet devam ediyor

Hasankeyfliler Danıştay’ın “Ilısu Barajı yapımını durdurma” kararı vermesine rağmen, hükümetin baraj projesine devam ettiğini söyleyerek, “Baraj yapımı durana kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı önünde, gerçekleşen eylemde Hasankeyf’lilere, Doğa Derneği ve TBMMO Peyzaj Mimarları Odası da destek verdi. Hasankeyf’liler “Ilısu mühürlensin, Hasankeyf yok olmasın” yazılı pankartı ve “Hasankeyf’e sadakat” dövizleri taşıdı. Hasankeyf’de yaşayan Emin Bulut, Dicle’nin medeniyetin çıkış noktası ve Hasankeyf’in de tarih demek olduğunu söyledi. Yine Hasankeyflilerden Fatma Yılmaz da, atalarının yaşadığı yerlerde kendilerinin de yaşamak istediğini belirtti.

DANIŞTAY KARARI HİÇE SAYILIYOR

Doğa Derneği Genel Müdürü Engin Yılmaz da, Devlet Su İşleri’nin (DSİ) barajın inşaatına devam ettiğini, DSİ’nin Danıştay’ın kararını hiçe saydığını ifade etti. Yılmaz “Hasankeyf UNESCO Dünya Mirası ilan edilerek koruma altına alınmalı” dedi.
Peyzaj Mimarları Odası Genel Sekreteri Redife Koçak, DSİ’nin baraj işaatına devam etmesine göz yuman  Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nı göreve çağırdı. Koçak,  Danıştay kararının uygulanması için dava açtıklarını, eğer uygulanmazsa önümüzdeki süreçte yeni davalar açacaklarını söyledi. Yılmaz, emek ve demokrasi güçlerini mücadelerine destek olmaya çağırdı. (Ankara\EVRENSEL)

Ilısu Barajı’nın gölgesinde Hasankeyf

Geçtiğimiz hafta Danıştay, inşası tamamlanırsa Hasankeyf ile birlikte Dicle Vadisi’nde bulunan yaklaşık 200 köy ve kasabayı sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı’nı Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurma kararı verdi. Böyle bir muafiyet mi vardı diye şaşıranlar olacaktır. Evet, 100 bine yakın insanı doğrudan ya da dolaylı etkileyecek, hacim bakımından Türkiye’nin ikincisi, elektrik üretiminde ise dördüncüsü olacak ve Hasankeyf gibi doğa-kültür miraslarını geri dönüşü olmaz biçimde yok edecek dev bir baraj bile ÇED’den muaf tutulabiliyor. Aslında bu durum 1993 ÇED Yönetmeliği’nden bu yana devam ediyor. 1993’ten önce yatırım programına alındığı gerekçesiyle, Ilısu projesi ÇED’den muaf sayılmıştı. Hatta 2011’de bu muafiyete yapılan itiraz Danıştay’ca kabul edilmiş, ama Çevre ve Orman Bakanlığı zaman kaybetmeden ÇED Yönetmeliği’nde değişiklik yapıp projeyi ÇED’den muaf tutmanın yolunu bulmuştu. Bu yetmedi; Başbakanlık, 4 Nisan 2012 tarihli bir genelgeyle Ilısu projesinin tüm altyapı ve üstyapı inşaatlarının da ÇED’den muaf tutulmasını garanti altına aldı. İşte geçen hafta yürütülmesi durdurulan maddenin tarihsel arka planı buydu.

Bu durumda, Başbakanlık’tan bir itiraz gelmezse Ilısu Barajı için de ÇED raporu almak şart olacak. Bu karar umut verici olsa da Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin kurtuluşu ne tek bir mahkeme kararıyla, ne de salt yasal bir mücadeleyle gerçekleşecek gibi görünüyor. Bunların yanında toplumsal bir muhalefet de gerek. Ilısu projesi, 1997’dan bu yana önce 2001, sonra da 2009’da olmak üzere iki kez rafa kaldırıldı. Bu başarı, bölgedeki meslek örgütleri, yerel yönetimler ve STK’ların projeye karşı kurdukları uluslararası sivil bir koalisyonuna aittir. Tabii uluslararası konsorsiyumlar projeden çekilince, barajla ilgili tüm kararlar da devletin insafına bırakılmış oldu. Tek karar verici aktörün devlet olduğu bir siyasi iklimde ise yasalar yapboz misali değiştiriliyor veya farklı isimlerle tekrar karşımıza çıkıyor.

Davalar gidedursun, milli seferberlik ruhuyla inşası devam eden projenin önemli bir bölümü tamamlandı. Hasankeyfliler, her sabah Dicle’nin kenarında sıralanmış bahçeli evlerinden karşı tarafta çıplak bozkırın ortasında dev bir mezarlığı andıran yeni yerleşkelerinin inşaatına bakarak uyanıyor. Unutmadan belirtelim, çok katlı binalardan oluşan bu yeni yerleşkede bir daire sahibi olmak öyle bedava da değil. Yeni bir eve sahip olabilmek için eskilerinin bedelinin üç katı parayı devlete 10 sene içinde ödemeleri gerekecek. Yani hem yerinden yurdundan olup hem de devlete borçlanacaklar. Geçimlik tarım, hayvancılık ve turizm ile uğraşan bu insanların yeni şartlar altında geçimlerini neyle sağlayacakları da belli değil. Zaten yarım asırdır süren baraj söylentileri kentin nüfusunu iyice azaltmış. Kalan sağların yeni evlerinin manzarası ise sular altında kalmış bir Hasankeyf olacak. Tabii bu hikayeyi iki yüzle çarpmak gerekiyor. Zira Hasankeyf sular altında kalacak yüzlerce yerden sadece biri.

Umalım ki ekolojik krizlerden uluslararası ihtilaflara varan bir dizi sorun yaratan GAP’ın entegre projelerinden biri olan Ilısu, ÇED’den muaf tutulmasın. Bu gerçekleşirse de umalım ki, projenin alacağı ÇED raporu “kopyala-yapıştır” raporlardan biri olmasın. Çünkü bir doğa-kültür mirası olan Hasankeyf’in geleceği sadece Hasankeyflileri değil, tüm insanlık ailesini, diğer canlıları ve gelecek kuşakları da ilgilendiriyor.

Akgün İlhan

akgunilhan@gmail.com

Ilısu’ya ÇED şartı

Danıştay, Hasankeyf’i su altında bırakacak Ilısu Barajı’nda yapılan tesisleri ÇED sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurdu.

 

 

 

 

 

 

Haber: ENİS TAYMAN - enis.tayman@radikal.com.tr

 

Yargı, Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı için ‘ÇED raporu almak şart’ kararı verdi. Danıştay 14. Dairesi, Başbakanlık tarafından barajın zamanında bitirilmesi için yayımlanan genelgede yer alan ve yapılacak tesisleri çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan hükmün yürütmesini durdurdu. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok, “Tesisler mühürlenmeli” dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 4 Nisan 2012’de Ilısu Barajı inşaatının zamanında tamamlanması için önerilerin yer aldığı bir genelge yayımlandı. Önlemlerden biri, projedeki bütün altyapı ve üstyapı inşaatlarına gereken, tesislerin ÇED sürecinden muaf tutulması talimatıydı. Genelgede projenin, 7 Şubat 1993’ten önce yatırım programına girdiği ve ÇED Yönetmeliği’nin bu tarihten önceki projelere muafiyet verdiği belirtiliyordu Peyzaj Mimarları Odası ve Mimarlar Odası, bu maddenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay’a başvurdu. Danıştay 14. Dairesi, genelgenin ‘ÇED süreciyle ilgili bölümü’ hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi. Kararda, genelge hükmüyle ‘projenin gerçekleştirilmesinde gerekli olan tüm altyapı ve üstyapı tesisleri’ denilerek, bu tesislerin neler olduğu yönünde belirsizlik oluşturulduğu belirtildi. Daire, bu hükümle muafiyetin genişletildiğini, bunun da yönetmeliğin amacını aşması anlamına geldiğini kaydetti ve maddenin yürütmesini durdurdu. Başbakanlık’ın kararın tebliğini izleyen yedi gün içinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz hakkı bulunuyor. İtiraz halinde karar bu kez de kurulda görüşülecek. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok “Bu karar uyarınca derhal ve her durumda ÇED olmadığı için şantiyelerin Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından mühürlenmesi lazım” dedi.
İzmir ’de de yaşanmıştı 
Gebze – İzmir otoyol projesinin uygulanmasınada da benzer süreç yaşanmıştı. Otoyol için Başbakanlık’ça genelge yayımlanmış, projenin gerçekleştirilmesi için gerekli olan alt ve üstyapı tesisleri ÇED Yönetmeliği’nden muaf tutulmuştu. Danıştay, çevrecileri haklı bulmuştu.

Bölgede HES ve savaş yatırımı patlamış!

ONUR EREM – HASANKEYF/BATMAN

Yazıya başlarken okuyuculara bu yazıda konuşmacıların isimlerini yayınlayamadığımı belirtmek isterim. Ülkemizde 1 Mayıs’a katılanlara, konsere gidenlere, tartışmalara ve siyaset akademilerine katılanlara “terör örgütünün emriyle katıldın” diyen bir yargı, insanların gençlik kampına da “terör örgütünün emriyle”, hadi olmadı “özel daveti ve ricasıyla” katıldığını iddia edebilir. Bu durumda burada isim vererek kimsenin geleceğini riske atmak istemiyorum. Oysa insan istemez mi bir kamptaki, oturumdaki konuşmaların ulusal bir gazetede yayınlanmasını? İnanın insanlara isteyip istemediklerini bile sormak istemiyorum. İfade özgürlüğünün olduğu bir gelecekte, ismimizi gizlemeye gerek kalmaması dileğiyle…

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin düzenlediği, 150 kişinin katıldığı Hasankeyf Gençlik Kampı’ndaki ilk günümüz sabah 8’deki kahvaltıyla başladı. Kahvaltının ardından “Barajların Toplum, Kültür ve Doğal Hayat Üzerine Etkileri” başlıklı açık oturuma geçildi. Sunumdaki dil Türkçe olsa da kamptaki çoğu sohbet Kürtçe yapılıyor.

Açık oturumda, politikadan uzak duran toplulukların bile yaşam alanlarını savunmak için politize olmasına neden olan Anadolu’nun dört bir yanındaki HES inşaatlarının etkilerini o bölgelerden gelen insanlar anlattı.

Anlatılanlara göre Antalya’daki Alakır Vadisi’ne 2007′de yerleşen aktivistler bu vadideki Alakır Barajı inşaatlarını durdurmak için 5 yıldır çaba veriyor. Vadideki 8 HES inşaatından 3’ü bitmiş durumda. HES’lere karşı verilen yasal mücadelelerle inşaatlara yürütmeyi durdurma kararı verilse de inşaat firmaları hemen proje dosyasını değiştirerek yeni bir süreç başlatıyor.

CİZRE’DEKİ BARAJLARDA KARAR ASKERİN
Cizre’den gelen katılımcıların anlattığına göre bölgedeki barajlar güvenlik barajları. Şırnak genelinde inşaa edilmekte olan 11 baraj mühendisler, firmalar tarafından değil doğrudan askerler tarafından planlanıyor. Bölgeye gelen üst rütbeli askerler vadilere ve tepelere bakarak barajın nereleri su altında bırakması gerektiğine karar veriyor. Planlanan iki baraj ise Roboski’yi su altında bırakacak. Katılımcılar bunu “devlet siyasetle örtemediği Roboski katliamını suyla örtmeye çalışıyor” diye yorumluyor.

Dersim’deki baraj ise diğerlerinden çok farklı bir hikâye, çünkü bu baraj şehir merkezine kadar uzanıyor. Kent merkezinin bir kısmının su altında kalmış. Kutsal saydıkları toprakların su altında kalmasının ardından bölgedeki yaşlılar gözyaşlarını tutamamış. Dersim’den gelen katılımcılar bunu bölgedeki ikinci jenosit olarak yorumluyor.

BARAJ DERSİM’E TİFO VE MALARYA GETİRDİ
Dersim’deki barajın iklime de büyük bir etkisi olmuş. Yazın 40 derecelere kadar çıkan kent eskiden kuru havasıyla bunaltmazken barajın ardından nemli hava 40 dereceyle birleşince hava cehenneme dönmüş. Yazın 5-6 metre inen su seviyesinin yarattığı bataklıklar kent merkezinde malarya ve tifo tehlikesi saçıyor.

BARAJLAR İKİNCİ 38′DİR
Toplantının sonunda söz alan bir katılımcı ise barajların, devletin 1990’lardaki “köy yakarak göç” politikasının bir devamı olduğunu; günümüzde neo-liberal uluslararası toplumun etkisiyle bu iş bombalarla ve yangınlarla yapıldığında tepki çektiği için baraj ile yapıldığını; büyük kentlere giden yoksul köylülerin gettolarda ucuz işgücü olarka kullanıldığını ve kimliklerini kaybederek asimile olduğunu anlattı.

Son olarak Hasankeyf’i tehdit eden Ilısu Barajı… Bu barajın 85 kişinin hayatını doğrudan, daha fazla kişiyi ise dolaylı olarak etkilemesi bekleniyor. Böylesine felaket bir barajın şebekemize katacağı elektrik ise ülkedeki toplam üretimin yüzde 1’i bile değil. Mevcut HES’lerin toplam üretimdeki payı yüzde 20 iken yapılacak 2 bin HES ile bu rakam yüzde 25’e ancak çıkacak. Katılımcılar Ilısu Barajı’ndaki ilerlemenin ardından bu barajdan etkilenecek bütün yerleşim birimlerinde örgütlenmeye giderek halkın daha fazla mücadele etmesini sağlamayı planlıyor.

BU YATIRIMI GÖSTERMEYEN MUHALİFİM DİYEMEZ
Bütün bunlara bakınca “doğuya yatırım yapılmıyor” demek mümkün mü? Devletimizin insanları katleden en büyük savaş yatırımı da bu bölgede, doğayı katleden baraj yatırımı da. Muhalif basının yatırımları görmediğinden şikâyet ediyordu Tayyip Erdoğan. Bu büyük yatırımlarından ötürü hükümetimizi kutluyorum.

‘Buralar hepimizin, bütün insanlığa miras’
Açık oturumun ardından katılımcılarla sohbet etme olanağı buldum. Dicle Üniversitesi’nden gelen gençler okulun hukuk fakültesinde yaşanılanları anlattı. Roboski katliamının ardından Hukuk Fakültesi öğrencileri dersleri boykot etmişti. Bu boykota katılan öğrenciler tam 4 ay tutuklu yargılandıktan sonra tahliye edilmiş. Tek “suçları” derse girmemek olan öğrenciler tanıdık bir maddeyle suçlanıyor: Terör örgütünün emriyle hareket etmek. Konuştuğum öğrenciler, arkadaşlarının tahliye edildiğini ancak beraate dair bir umutlarının olmadığını anlatıyor.

İSVİÇRELİ, ALMAN KATILIMCILAR: BU MİRAS HEPİMİZİN
İsviçre’den, Almanya’dan gelen katılımcılar da var. Türkiye’ye hayran kalıp defalarca gelmişler. İstanbul’a, Diyarbakır’a, Karadeniz’e, Hasankeyf’e… “Buralar hepimizin, bütün insanlığa miras. Bu yüzden Hasankeyf yokolursa kendi evim yokedilmiş gibi üzülürüm” diyorlar.

Tekrar Kürt öğrencilerle konuşuyorum. Kürt sorunu yerine Türk-Kürt meselesi terimini kullanmayı tercih ediyorlar – Kürt sorunu diyerek sorunun kaynağının Kürtler olduğu algısını yaratmak istemiyorlar: Çünkü sorun binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Kürtlerde değil, devlette.

Türk-Kürt meselesi için kendilerinin nasıl bir çözüm istediğini sorduğumda özerklik istediklerini, ama özerklik elde etmenin bağımsızlığı reddetmek olmadığını söylüyorlar. “Bizce halklar, kültürler bir arada yaşamalı; sınırlar kalkmalı!” diyor ve ekliyorlar: Maalesef dünyanın bu bölgesinde halklar birarada yaşamayı beceremiyor, devletler her zaman çatışma yaratarak çatışmadan besleniyor.

BATI’DAKİ ÖĞRENCİLERDEN EKSİĞİMİZ Mİ VAR, FAZLAMIZ MI?
İstanbul’daki, Ankara’daki büyük üniversitelerin ortamlarını merak ediyorlar. “Orada öğrenciler bizim kadar politize değilse medya niye onların eylemlerine daha çok yer verirken bizim kitlesel eylemlerimiz bile bir satır da olsa yer almıyor? Gerçekten daha renkli, eğlenceli eylem yaptıkları için mi? Yoksa ana akım medyanın Kürtlere olan genel körlüğünden mi?” Bence sorunun cevabı “ikisi birden”, ama ikincisi biraz ağır basıyor. Kürt öğrenciler en renkli eylemi yapsa bile medyanın yer vereceğinden şüpheliyim.

Grup olarak Hasankeyf turuna çıkacağımız için sohbeti yarım bırakıyoruz.  Yürürken sayısız tarihi yapı görüyoruz. Antik seramik fırınları, saraylar ve evler… Hepsi kaderine terkedilmiş. Ardından bir vadiden geçerek yarım saatlik bir tırmanışla bir tepeye çıkıyoruz. Hasankeyf Kalesi kapatıldığı için buraya çıkmıştık, ancak Hasankeyf Kalesi’ne daha önce hiç çıkmamış olmama rağmen buradaki manzaranın daha güzel olduğunu söyleyebilirim. Çünkü buradaki en etkileyici yapı olan kaleyi tam cepheden görüyor.

HAYALLERDE YAŞAYAN GEÇMİŞ
Mağaralara bakarken buraları yapan ilk insanları düşünüyorum. Ardından binlerce yıl boyunca kullanan halkları. Gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum. Bütün dünyanın ilgisini çekecek bu yaşamı geliştirerek sürdürmek yerine yokeden devlete ne kadar kızsak az – zira gelecek nesiller çok daha fazla kızacak.

Aşağı inerken dostum Ercan Aktaş’ın gazıyla hayatımın en korkutucu macerasını yaşıyorum: Grup geldiği yerden dönerken biz avcı rehberimizin peşinde kestirme diye dik bir yamaçtan iniyoruz. Bir süre sonra bu yamaç uçuruma dönüşüyor. Sadece ufacık el ve ayak koyma oyuklarının olduğu bu dik duvarı ancak ayakkabılarımızı çıkararak inebiliyoruz.

DAĞIN TEPESİNE MASA KURSA MIYDIM?

Aşağı inince aklıma geliyor: Ben de yanımda bir masa, bir sandalye, çiçek dolu bir vazo ve aypedle tepeye çıkıp orada Türk kahvesi içerken fotoğraf çektirseydim keşke. Tabi bunun için gazetemin, bana Türk kahvesi yapacak ve eşyalarımı taşıyacak bir asistanı emrime vermesi gerekiyordu. Ah BirGün ah! Böyle yaratıcı şeyler yapamıyor hiç. Bakın özel araba ayrıntısına girmedim bile!

Akşam döndüğümüzde yemeğin ardından belgesel gösterimi ve Halil Savda’nın yürüyüşü üzerine bir konuşma yapıldı. Halil Savda’nın yürüyüşünün Osmaniye’de emniyet tarafından sabote edildiğini, yürüyüştekilerin darp edildiğini gazetemizde okumuşsunuzdur. Halil Savda’ya yürüyüşünde eşlik etmiş bir katılımcı, yürüyüşün FaceBook sayfasına onbinlerce kişinin üye olduğunu, yürüyüşe de Türk, Kürt, Gürcü demeden birçok kişinin katıldığını anlattı. Katılımcılar arasında yürüyüşe katılmak isteyenler de vardı, bu yürüyüşün Ankara’da bitmemesi, devam etmesi gerektiğini söyleyenler de.

Kamptan daha fazla kopmamak için yazımı burada noktalıyorum. Akşamın ilerleyen saatlerindeki izlenimlerimi yarınki yazıma ekleyeceğim.

Bir yıkım projesi: Ilısu Barajı

Özgür Gündem/Akgün İlhan/ 25.09.2012 08:

1950’lerde planlanan Ilısu Barajı projesi 1982’de GAP’a dahil edilerek, 1997’da Yap İşlet Devret (YİD) kapsamına alındı. Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olacak bu yapı sadece elektrik üretmek için kuruluyor. Baraj gölü 300 km2’lik bir alanı kaplayacak. Türkiye-Suriye sınırına 45 km uzaklıkta olan Ilısu Köyü’ne kurulan barajın rezervuarı Batman, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak illerinin sınırları içinde 200 civarında yerleşimi kısmen veya tamamen sular altında bırakacak.

Ilısu Barajı konsorsiyumu kuruluyor

Ilısu Projesi 1990’ların başında ihaleye açıldı ama Bölge’deki siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle ilgilenen yerli şirketi olmadı. Bunun üzerine proje 1996’da Balfour Beatty (İngiltere), Impregilo (İtalya), Skanska (İsveç) ile Türkiye’den Nurol, Tekfen ve Kiska adlı şirketlerin oluşturduğu bir konsorsiyuma verildi. Finansman düzenlemesi ise Union Bank of Switzerland (UBS) tarafından Avusturya, Almanya, İtalya, Japonya, Portekiz, İsveç, İngiltere ve ABD ülkelerinin ihracat kredisi ajanslarını kapsayacak biçimde planlandı.

Ilısu Barajı’na karşı hareket

Projenin ilanından hemen sonra çeşitli yerel kuruluşlar ve uluslararası STK’ler bir araya gelip, bu şirketlerin ülkelerindeki kamuoyunu hedefleyen bir uluslararası kampanya başlattı. Zira devletin halkı dinlemeyip, baraja karşı çıkanı “ülkenin kalkınmasına karşı” diye suçlayacağı önceden de belliydi. Ayrıca projeye kredi verecek kurumların çekilmesi durumunda projenin gerçekleştirilmesi gecikmiş olacak ve mücadele için zaman kazanılacaktı. Rivernet, International Rivers, Friends of the Earth, Export Credit Campaign ve Kurdish Human Rights Project gibi çeşitli oluşum ve STK’lerin yürüttüğü kampanyanın sonucunda 2000’de Skanska, 2001’de de Balfour Beatty ve Impregilo, kendi ülkelerindeki kredi sağlayan kuruluşların teminatı üstlenmeyeceklerini bildirerek projeden çekildiler. 2002’de ise UBS projeyi feshetti. Böylece Ilısu Barajı’na karşı hareket, Türkiye tarihinde devlete rağmen kazanılan ilk çevre mücadelelerinden biri oldu.

Ancak zafer uzun sürmedi. 2004’te Devlet Su İşleri, yerli şirketler (Nurol, Cengiz, Çelikler ve Temelsu Uluslararası) ve Avrupalı şirketler (VA Tech/Andritz, Züblin, Alstom, Stucky, Maggia and Colencio) ikinci bir konsorsiyum kurdu. Finansman, Avrupa yatırım bankalarından alınacak krediyle gerçekleşecekti. 2006’da sembolik bir temel atma töreniyle inşaat resmen başladı. Ardından çeşitli yerel yönetimler, STK’ler ve meslek odaları Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’ni kurdular. Hasankeyf’e yapılan vurgunun nedeni kentin 10 bin yıllık geçmişiyle Kürt halkının önemli sembollerinden biri olmasıydı. Girişim, World Economy, Ecology and Development (WEED), Berne Declaration ve Austrian ECAWatch gibi uluslararası STK’lerle birlikte ikinci bir uluslararası baraj karşıtı kampanya başlattı. Hem bu kampanyanın, hem de projenin kültürel, sosyal ve çevresel boyutları ile ilgili 153 şartı karşılamaması nedeniyle kredi garantisi 2007’de askıya alındı, sonra da 2009’da ek süreye rağmen hemen hiçbir şartın gerçekleşmemiş olması nedeniyle tamamen iptal edildi. Böylece Ilısu projesini gerçekleştirecek ikinci konsorsiyum da dağılmış oldu.

Her şeye rağmen Ilısu Barajı kurulacak!

Uluslararası ortakların projeden çekilmesinin ardından dönemin Orman ve Çevre bakanı Veysel Eroğlu barajın her şart altında kurulacağını söyleyen demeçler verdi. İnşaat 2009’dan beri Garanti Bankası, Akbank, Nurol-Cengiz A. O. ve Avusturyalı Andritz Hydro tarafından yürütülüyor. Ilısu Barajı’nın inşasını milli bir meseleye döndüren Eroğlu, barajı adeta T.C. Devleti’nin gurur projesine dönüştürdü. Öyle ki bir hidro-elektrik projesi olan Ilısu Barajı, merkezi yönetim yetkilileri tarafından artan bir sıklıkla güvenlik sağlama projesi olarak da gündeme getirilmeye başlandı. Bu iddialara göre rezervuar gölü tamamlandığı zaman, PKK militanlarının saklandığı bölgeleri ve geçiş noktalarını sular altında bırakarak, örgütün hareketliliğini kısıtlayacaktı. Mucize projenin aynı zamanda kalkınmayı da beraberinde getireceği görüşü savunuluyordu. Bu söylemleri sorgulayanlar bile bölücü olmakla itham edildi.

Ilısu Barajı’yla mücadeleye devam

2009 sonrasında da Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi çalışmalarına devam ediyor. Örneğin Ekim 2010’da gerçekleştirilen Hasankeyf Dayanışma Kampı’na Türkiye’nin farklı yerlerinden benzer mücadelelerin (Karadeniz İsyandadır, Munzur ve Allianoi Girişimleri vb.) temsilcileri de katıldı. Yine bu sene 29-30 Eylül’de gerçekleştirelecek kamp, Ilısu Barajı’na karşı gençleri biraraya getirecek bir ağ oluşturmayı hedefliyor.

‘İnşaatı durdur, Hasankeyf’i yaşat’

Mart 2011’de Garanti Bankası hisselerinin %24,9’unun BBVA adlı İspanyol bankası tarafından satın alındığı ortaya çıktı. Girişim iki bankanın çevreye ve topluma zararlı projelere destek veriyor olmasını “BBVA’ya Karşı Platform” ve “Ecologistas en Accion” adlı İspanyol oluşumlarla birlikte protesto etti. Girişim ayrıca Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki barajlardan mağdur Mezopotamya halklarını bir araya getiren “Ekopotamya Ağı” adlı bir oluşuma öncülük etti. Mart 2012’de yine Girişim öncülüğünde Hasankeyf’in UNESCO Dünya Mirası olması için geniş çaplı bir imza kampanyası başlatıldı.

Ilısu Barajı’nın hukuksal boyutu

Ilısu Projesi 1982’de T.C. Devleti’nin imzaladığı UNESCO Dünya Kültür ve Tabiat Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’yi (1972); 1982 Anayasası’nın Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına ilişkin 63. maddesi’ni; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 9 ve 10. maddelerini (1983), B.M. Avrupa Ekonomik Komisyonu’nun Sınıraşan Suların ve Uluslararası Göllerin Kullanımı Sözleşmesi’ni (1992); ve B.M. Ekonomik ve Sosyal Konseyi İç Göçle İlgili Yol Gösterici İlkelerinden (1998) 6(c)’yi ve İlke 28’i ihlal ediyor. Bu nedenlerle, 1999’dan bu yana gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk ihlaline neden olan bu projeye karşı çeşitli davalar açıldı. Ancak hiçbirinden dişe dokunur bir iptal kararı çıkmadı.

Hasankeyfliler barajla ilgili ne diyor?

Hasankeyf Belediye Başkanı Abdülvahap Kusen’in de belirttiği gibi Hasankeyfliler onyıllardır süren “baraj söylentisinin gölgesinde ölümü bekleyen çaresiz hastalar gibi” yorgunlar. Bir an önce ölecekler mi, kalacaklar mı bilmek istiyorlar. Kentin renkli simalarından Çoban Ali, Hasankeyf’in Dicle kenarında yükselen sarp kayalıklarına oyulmuş ve binlerce yıl boyunca insanlara ev olmuş mağaralara sözü getirerek içinde bulundukları ekonomik çıkmazı anlatıyor:

Burası birinci dereceden arkeolojik koruma alanı ilan edildiğinde sevinmiştik. Gelen turist sayısı arttı ama turistin kalacağı bir otel açmak yasak, mağaraları restore edip apart otele çevirmek yasak. Turistler aynı gün gelip aynı gün dönmek zorunda oldukları için, kentin ekonomisine fazla bir katkı sağlamadan gidiyor.

Gerçekten de Hasankeyf’te üç beş hediyelik eşya dükkanı ve restoran dışında geçimlik bir üretim alanı yok. Bir de bazen aylarca kapatılan kale var. Buraya giriş için sembolik bir ücret alınıyor. Adını söylemeyen bir Hasankeyfli kadın ise barajla ilgili ne düşündüğünü sorduğumuzda şöyle diyor:

Benim fikrimin ne önemi var? Evlenirken fikrimi sordular mı ki, yuvamı yıkarken soracaklar. Elbette istemem barajı. Buralarda lüks hayat yoktur ama biz dünyanın en güzel yerinde yaşarız. Bundan büyük zenginlik mi olur?

Bir başka Hasankeyfli ise 1960’larda binlerce yıldır yaşadıkları mağaralardan nasıl zorla çıkarıldıklarını anlatıyor. Dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Hasankeyf’e geziye gelmiş. Mağarada yaşayan insanları görünce, bu durumu “modern” Türkiye Cumhuriyeti’ne yakıştıramamış. Olayın ardından Hasankeyf’te hummalı bir beton ev inşası başlamış. “Her yeri buldozerlerle yıktılar, tarihi eserler de o ağır araçların altında ezilip yok oldu” diyor bir Hasankeyfli. Evler bitince de halk mağaradan silah zoruyla indirilip, bu evlere yerleştirilmiş. Bu ‘modernizasyon operasyonu’ öylesine ciddiye alınmış ki, sırf evden kaçıp tekrar mağarasına yerleşmek isteyenleri engellemek için bir jandarma istasyonu bile kurulmuş. “Bir yandan burayı sit alanı ilan ettiler. Öte yandan kendileri burayı suya boğacak. Bu ne yaman çelişki” diye ekliyor bir başka Hasankeyfli.

Ilısu Barajı’nın neyi üretip, neyi yok edecek?

Ilısu Barajı’nın ekonomik ömrü 50 yıl. Üstelik barajın üreteceği enerjinin çok daha fazlasını ülkedeki elektrik iletimindeki kayıp ve kaçakları belirli bir ölçüde önleyerek bile elde etmek mümkün. Projenin bölge halkına istihdam sağlaması da masaldan öteye geçememiş. Projede çalışan mühendis ve işçilerin ezici çoğunluğu bölge dışından.

Öte yandan 100 bin civarında insan doğru düzgün tazminat almadan göç etmek zorunda kalacak ve maddi-manevi fakirleşecek. Devletin göç alacak kentlerle ilgili herhangi bir çalışması da yok. Ayrıca insanın erken kökenlerinin, Neandertal yaşamın ve yerleşik yaşama geçişin izlerini ve çeşitli kültür miraslarını barındıran Dicle Vadisi geri dönüşü olmayan bir biçimde yok olacak. Ve gelecek kuşakların bunları görme hakları da gasp edilmiş olacak.

Ekolojik boyutta da muazzam bir yıkım olacak. Fırat Kaplumbağası, çizgili sırtlan, küçük kerkenez ve alaca yalıçapkını gibi yerel türlerin de içinde bulunduğu sayısız canlı, yaşam alanları sular altında kalacağı için ölecek. Diğer GAP projelerinde de olduğu gibi sulu tarıma geçişle başlayacak yoğun pestisit, herbisit, gübre ve su kullanımı sonucu ortaya çıkan su ve toprak kirliliği ve fakirliği gibi sorunlar baş gösterecek. Proje, ekonomisinin önemli bölümü Dicle’den gelecek suya bağlı olan Irak’a da olumsuz etkilerde bulunacak. Mezopotamya’nın iki nehri üzerinde kurulu onlarca baraja bir yenisi daha eklenince tüm Ortadoğu’yu kavuran kuraklık daha da büyüyüp, çevre ihtilafları şiddetlenecek.

Gelin Hasankeyf’te buluşup, baraja karşı duralım!

Ilısu barajı kalkınma değil, bir yıkım projesi. Ona karşı çıkmak insanlığın ortak paydası olmalı. 29-30 Eylül’de Hasankeyf’te Dicle’nin kenarında gerçekleştireceğimiz kampta tanışmak, paylaşmak, yeni bilgiler üretmek ve güçlenmek üzere toplanıyoruz (http://ekopotamya.net). İki gün boyunca Hasankeyf’i yaşatmak için neler yapabileceğimizi tartışacağız, gezeceğiz, kayalara tırmanıp mağaralara sığınacağız ve Hasankeyflilerle buluşacağız. Haydi gelin!

Hasankeyf çamura gömülerek korunur mu?

3 Eylül 2012 / GÜRHAN SAVGI/Aksiyon
Devlet, Ilısu Barajı’na Koruma Bölge Kurulu’ndan izin çıkarmak için son çareyi buldu: Hasankeyf’i çamura gömmek. Çevreciler ise iptali için bu durumu Danıştay’a taşıdı.

Anadolu’daki en eski İslam başkenti olan Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nın yapılmasıyla ilgili çalışmalar devam ederken, barajın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla dava açıldı. Dava süreci şöyle gelişti: Diyarbakır Kültür Varlıkları Bölge Koruma Kurulu bugüne kadar barajın inşaatıyla ilgili olumlu bir karar vermedi. Bu durumda Kültür ve Turizm Bakanlığı, ‘Baraj Yapılacak Alanlardan Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıkları İlke Kararları’nı değiştirdi. Çünkü mahalli kurullar, bu ‘ilke kararları’nı esas alarak tutumlarını belirliyor. 36 sayılı yeni İlke Kararları, taşınmaz kültür varlıklarının baraj suları altında gömülerek korunmasına imkân sağlıyor. İşte çevrecilerden itiraz bu noktada geldi. Hasankeyf’in yok olmaması için mücadele veren Doğa Derneği, su altında korumanın Anayasa’nın kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını hükme bağlayan 63. maddesine aykırı olduğunu iddia etti. Danıştay’dan Ilısu Barajı’nın yolunu açacak İlke Kararları’nın iptalini talep etti. Doğa Derneği’nin davada diğer bir dayanağı da Anayasa’nın 90. maddesi. Bu maddeye göre; temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalar ile millî kanunların ters düşmesi hâlinde milletlerarası antlaşmaların geçerli olacağı hükme bağlanıyor. Çevrecilere göre Dünya Kültür Mirası Listesi kriterlerinin tamamına yakınını karşılayan ender yerlerden biri olan Hasankeyf’in sulara gömülmesi çok sayıda milletlerarası anlaşmanın ihlal edilmesi anlamına geliyor.

Yüzlerce medrese, cami, han, köprü gibi tarihî mirasın bulunduğu Hasankeyf Ortaçağ’ın önde gelen İslam medeniyetlerinden Artukluların da uzun seneler başkentliğini yaptı.  Devrinde Ortadoğu’ya ışık saçan Hasankeyf’te İslam âlimi El- Cezeri bugünkü robot teknolojisinin temelini oluşturan sibernetik aletleri icat etti. Hasankeyf 1950’lerden beri yapımı planlanan Ilısu Barajı sebebiyle her yönden büyük ihmale uğradı. 2000’den sonra barajın inşaatına talip olan iki ayrı milletlerarası konsorsiyum karşılaştıkları tepkiler sebebiyle işten çekildi. Son olarak Garanti, Halk ve Akbank’ın kredi desteği ile inşaatı devlet üstlendi. İki şirkete ihale etti. Çevreci bir misyonla kamuoyu oluşturmaya çalışan Garanti ve Akbank’ın Ilısu Barajı’na verdikleri desteğin bu misyona ters düştüğü ifade ediliyor. Geçen hafta da Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bölgeye giderek baraj inşaatı için Dicle Nehri’nin yönünü değiştirecek 3 derivasyon tünelinin açılışını yaptı. Bu arada Doğa Derneği’nin organize ettiği protestocular da eylemdeydi. Derneği son olarak açtığı Anayasa’ya aykırılık iddialı davada temsil eden avukat ise çevre davalarında tanınan bir isim: Ömer Aykul. Senelerce TEMA’nın çevre konusunda açtığı davaları yürüten Ekoloji Hukukçusu Aykul, Danıştay’daki yeni davada, “Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıklarına İlişkin (36 sayılı) İlke Kararının Anayasa’nın 63 ve 90’ıncı maddelerine açıkça aykırı olduğunu öne sürdü.

Bu davanın tam olarak ne manaya geldiğini anlamak için daha önce defalarca mahkeme kararlarıyla iptal edilen İlke Kararlarının 2012 Nisan’ında kabul edilen son versiyonuna göz atalım. Karar; öncelikle baraj yapılacak alanlarda taşınmaz kültür varlıkları veya arkeolojik sit alanı bulunması hâlinde alternatif baraj sahaları aranmasını hükme bağlıyor. Aslında Ilısu Barajı bu hükmü ihlal ediyor. Çünkü Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre kurulacak 4 barajla Hasankeyf’i kurtarırken Ilısu ile aynı miktarda elektrik üretmek mümkün. Aksiyon’da 11 Ekim 2010’da Hasankeyf’i kurtaracak 5’li baraj sistemi’ başlıklı haberde alternatif projenin detaylarına yer verilmişti. İptali istenen İlke Kararları’nda kültür varlıklarını su altında bırakacak olan barajların alternatifinin olmadığının belgelenmesi hükme bağlanıyor. Ilısu için bu hüküm görmezden gelindi.

Bu hatırlatmadan sonra dönelim İlke Kararında yer alan diğer hususlara.

Eğer idare, barajın başka yerlerde yapımının zorunlu nedenlerle mümkün olmadığına dair belgeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’na iletirse ilgili uzmanlardan oluşan bir Bilim Kurulu teşkil edilecek. Komisyon nitelikli bir ilmî rapor hazırlayarak son kararı vermek üzere ilgili bölge koruma kuruluna sunacak. Bilim Komisyonu, gerekli taşınmaz kültür varlıklarının yerinde korunmasına, başka bir yere taşınmasına veya belgelenerek su altında bırakılmasına ilişkin tekliflerini koruma bölge kuruluna sunabilecek. İşte itiraz tam da bu noktada. Avukat Ömer Aykul, taşınmaz kültür varlıklarının su altında bırakılmasının Bölge Kurulu Kararlarına esas teşkil edecek 36 sayılı İlke Kararına girmesinin Anayasa’nın 63. maddesine açıkça aykırı olduğu görüşünü savunuyor. Anayasa’nın, ‘Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması’ başlığı altındaki 63. maddesi, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.” şeklinde. Aykul, “su altında taşınmaz bir kültür varlığını korumanın kabul edilemeyeceğini,  mümkün de olmadığını”  ifade ediyor.

Gelelim, Hasankeyf’i kurtarabilecek davadaki diğer Anayasa’ya aykırılık iddiasına. Son olarak 2005’te değiştirilen Anayasa’nın 90. maddesi şöyle: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

Av. Ömer Aykul, Anayasa’nın 12 ila 74 dâhil olmak üzere arasındaki maddelerinin temel hak ve özgürlüklere ilişkin olduğunu hatırlatıyor. Kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını hükme bağlayan 63. maddenin de bu kapsamda olduğunu vurgulayan Av. Aykul, Ilısu Barajı’nın milletlerarası çok sayıda anlaşmaya aykırı olduğunu iddia ediyor.

Peki, 36 sayılı İlke Kararı Danıştay tarafından yürütmesi durdurulur veya iptal edilirse Ilısu Barajı’nın inşaatına devam edilebilir mi? Deneyimli hukukçu Aykul, böyle bir karar çıkması hâlinde çalışmaların devam etmemesi gerektiği görüşünde. Çünkü çok sayıda taşınmaz kültür varlığı ile nadir coğrafi oluşumlar sular altında kalacak. İdarenin, bunları su altında bırakarak koruyacağını iddia etmesi de mahkeme kararına aykırılık teşkil edecek.

HASANKEYF GENÇLİK KAMPI

Kamp Tarihi: 29-30 Eylül, 2012

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, belli aralıklarla yaptığı Hasankeyf Kampı’nı bu yıl 29-30 Eylül’de Hasankeyf’te yaptı.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, inşaatı devam eden Ilısu barajının tehdidi altındaki tarihi Hasankeyf şehrinin kurtarılması ve baraj inşaatının durdurulması amacıyla yaptığı etkinliklerden birini daha gerçekleştirdi. Girişim’in belli aralıklarla yaptığı kamplar da bunlardan biri. En son 11-17 Ekim 2010 tarihinde “Hasankeyf Dayanışma Kampı” olarak organize edilen kampın bu yılki teması gençlikti. “Hasankeyf Gençlik Kampı” olarak organize edilen bu yılki kampın amacı Hasankeyf’e gönül veren ve bu tarihi yerin sulara gömülmesini istemeyen gönüllülerin bir araya gelmesi, tanışması ve daha ileri adımları birlikte atması…

2 gün süren ve içinde açık oturumlar, geziler, ve kültürel etkinliklerin yer aldığı kampa kişiler kendi imkânlarıyla katıldı ve konaklama çadırlarda yapıldı. 120′den fazla kişinin katıldığı kamp oldukça renkli geçti.

 

Topkapı Sarayı’nda ‘Hasankeyf’ Eylemi

Doğa Derneği üyeleri ve bir grup Hasankeyfli baraj suları altında kalma tehlikesi ile karşı karşıya olan Hasankeyf için Topkapı Sarayı’nda eylem yaptı. Saray kapısında ‘Unesco Dünya Kültür Mirasları Topkapı ve Hasankeyf Taşınamaz’ yazılı pankart açan eylemciler, Hasankeyf’in taşınmak istendiğini bu duruma dikkat çekmek istediklerini belirtti. Eylemcilere müdahale eden Saray görevlileri, açılan pankart ve fotoğrafları toplamaya çalıştı. Bu sırada görevliler ile eylemciler arasında kısa süreli arbede yaşandı. [Read more...]