Dev projelere ÇED şartı

 

Haber: ENİS TAYMAN - enis.tayman@radikal.com.tr / Arşivi 28/03/2013

 

Ekoloji örgütleri ile bürokrasi arasında yıllardır süren ÇED muafiyeti mücadelesi Danıştay 14. Dairesi’nin kararıyla son buldu. 14. Daire, genelge ve yönetmeliklerle ÇED sürecine girmeden inşa edilmesi mümkün kılınan Üçüncü Boğaz Köprüsü , Ilısu Barajı, nükleer santraller gibi önemli projeler için ÇED sürecinin gerekli olduğuna karar verdi.

Hükümet 2008’de bir ÇED Yönetmeliği’nde değişikliğe gitti ve geçici üçüncü madde ile 1993 tarihli Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinden önce yatırım kararı alınmış projelere ÇED muafiyeti getirildi. Çevrecilerin açtığı davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararı verdi. Çevre ve Orman Bakanlığı bunun üzerine Nisan 2011’de Resmi Gazete’de yeni bir yönetmelik değişikliği yayımladı ve yürütmesi durdurulan geçici üçüncü maddenin hükümleri değiştirildi. Buna göre bazı ÇED Yönetmeliği’nin Ek 1 listesinde yer alanlar için 17/07/2015 ve Ek 2 listelerinde yer alan projeler için de 17/7/2013 tarihine kadar yatırıma başlandığı takdirde ÇED muafiyeti getirildi. Ekoloji Kolektifi Derneği ise bu değişiklik üzerine yeniden Danıştay’a gitti.

Söz konusu listelerden Ek 1’de rafineriler, termik güç santralleri, radyasyonlu nükleer yakıtlar, asbest içeren ürünleri işleme veya dönüştürme projeleri, yollar, geçişler ve havaalanları, suyolları, limanlar ve tersaneler ile tehlikeli ve özel işleme tabi atıklarla ilgili tesisleri ile madencilik projelerini kapsıyordu. Ek 2 listesi ise Ek 1’in devamı ve genişletilmiş hali olarak yürürlükteydi.

Danıştay 14. Dairesi verdiği nihai kararda söz konusu geçici maddenin birinci fıkrasının b bendini iptal etti. Buna göre uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler hakkında ÇED alınması zorunlu hale geldi. Danıştay, “Üretime ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projeler” konusunda ise ÇED’in artık gerekli olmadığına karar verdi.

ÇED demokratik katılımdır 

Danıştay 14. Dairesi kararında daha önce pek çok kez tartışılan konulara da açıklık getirildi. Danıştay, ÇED süreçlerinin demokratik katılımın öne çıktığı ortamlar olduğunu vurguladı. 14. Daire ayrıca , 1984 Tokyo Konferansı’na da atıfta bulunarak “iktisadi büyümede sadece iktisadi gelişme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir” dedi.

Kararın sonuç bölümünde ise “Çevre Kanunu üzerinden otuz yıl, ilk yönetmeliğin de 20 yıl civarı bir zaman geçmiş olması ve aradan geçen süre içinde yatırıma başlanmamış projelere yeniden ve tekrar ÇED sürecinden belli süreyle muafiyet sağlayan düzenlemenin çevrenin korunması ilkesi açısından hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır” denildi ve söz konusu yönetmelik değişikliğinin iptaline karar verildi.

Ekoloji Kolektifi Derneği’nin avukatlarından Fevzi Özlüer de kararın özellikle ÇED süreçleri açısından çok önemli olduğun vurgulayarak şöyle konuştu: “Yasalar konuşulurken içtihat yaratılacak bir yorum yapıldı. ÇED süreçlerinde insanların kendi gelecek ve kaderleriyle ilgili fikirleri sorulmadan kararlar alınıyor. Büyük sıkıntılar yaşanıyor. ÇED’in demokratik katılım sürecine ait olarak yorumlanmasıyla ÇED’in ne olduğuna dair esasa ilişkin karar alınmış oldu” Özlüer ayrıca “Böylece iktisadi gelişmenin sadece ekonomik büyüme olarak değerlendirilemeyeceği; gelişme kavramının çevresel varlık ve kültürel mirasın korunması olarak da yorumlanması gerektiği ortaya çıktı” dedi.

Hasankeyf yok edilemez

 

Yusuf GÜRSUCU

Özgür Gündem:  22.01.2013

Danıştay, ÇED’ ten (Çevresel Etki Değerlendirme) muaf tutulmasıyla yapım süreci devam eden Ilısu Barajı inşasının yürütmesini, “ÇED raporu düzenlenmesi gereklidir” kararıyla durdurdu. Danıştay’daki davayı TMMOB’dan Mimarlar Odası ile Peyzaj Mimarları Odası birlikte açmıştı. Peyzaj Mimarları Odası’nın avukatı sevgili Emre Baturay Altınok’un konuya ilişkin yaptığı açıklama şöyle; “Büyük bir çevresel ve kültürel yıkıma sebep olacak olan Ilısu Barajı projesinin ÇED sürecinden geçmeden ve olumlu ÇED kararı alınmadan inşa edilemeyeceği, bu kararla sadece altyapı ve üst yapı tesisleri değil aynı zamanda enerji nakil hatlarının da ÇED’i olmadan projenin yürümeyeceği açığa çıkmıştır. Yürütmeyi durdurma kararının Çevre ve Şehircilik ile Orman ve Su İşleri Bakanlıkları tarafından ivedilikle uygulanması için girişimlerde bulunacağız.”

Bu yaşananlar güzel gelişmeler ancak ÇED raporlarının nasıl hazırlandığını ve hazırlanan raporların da kimler tarafından kabul edildiğini hatırlayarak temkinli olmamız gereken bir süreçte olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir. Muhtemelen gerçekleştirmek zorunda kalacakları ÇED sürecinde kendi arzuları doğrultusunda bir raporun hazırlanmasını sağlamak proje sahipleri için hiç de zor değil. Projeyi daraltarak ve itirazları en aza indirmeye çalışıp sorunu aşmaya yöneleceklerini şimdiden görmeliyiz. Projenin tamamen iptal edilmesi dışında uzlaşmaya yönelik her türlü adım reddedilmelidir. Hasankeyf’i ve Dicle Vadisi’ni önemseyen ve yok olmasını istemeyen, doğanın ve suların çalınıp metalaştırılmasına, tarım topraklarımızın yok edilmesine “hayır” diyen her kesim bu sürece karşı durmak zorundadır.

Ilısu  

Ilısu Barajı, dünyanın en büyük su projelerinden biri ve GAP’ın en önemli ayağı olduğunu yönetenler övünerek belirtmekteler. GAP’ı gerçekleştirmek istedikleri bölge Türkiye sularının yüzde 28,5’lik kısmını barındıran Fırat-Dicle havzasıdır. Ilısu Barajı’nın uluslararası anlaşmalarla yapılacağı açıklanmıştı fakat projede birçok finans sorunu yaşandı, ancak buna rağmen projeye devam edilmesinin koşullarını yarattılar.

Fırat ve Dicle, Türkiye ve diğer ülkeler ile sermaye guruplarının göz diktikleri ve kontrol altına almak istedikleri çok önemli bir bölgedir. 45 milyon M3 suyu kontrol edeceği ifade edilen Ilısu Barajı Ortadoğu’da yaşanan süreçlere yönelik emperyalist-kapitalist devletlerin halkları terbiye etmesinin, yani kendilerine biat ettirmenin en önemli araçlarından biri olması arzuladıkları bir şeydir.

AB ile yürütülen müzakerelere konu olan Fırat-Dicle sularının AB ile birlikte yönetilme isteği, çevre faslının açılmasında koşul olarak AB tarafından dayatılmış ve hükümetçe de kabul edilerek çevre faslı süreci başlatılmıştır. Bir dönem bazı kurum ve kuruluşlar AB fonları ile Hasankeyf’e sahip çıkma çabasına girdiler. Burada AB tarafından yapılmak istenen şey, bir manipülasyon ve dezinformasyonla insanlarda kafa karışıklığı yaratmaktır. Suları kontrol etmek isteyen emperyalist bir yapılanma olan AB neden Ilısu Barajı’na karşı çıksın. Mesele suya kimin ve ne amaçla sahip olmak istemesi meselesidir. Her türlü değeri bu uğurda kullanmaktan ve yok etmekten geri durmayacaklardır.

1200 MW enerji üretilmesinin hedeflendiği projeyi “elektriğe çok ihtiyacımız var” söylemleri ile gerçekleştirme çabasındalar. Ülkenin en küçük su kaynağını bile kontrol edip boru içine hapsederek sözde enerji üretimi yapmak istediklerini ifade ediyorlar. Evet, elektrik de üretecekler ancak, sudan enerji üretmekten çok asıl niyetleri suyun kontrol edilmesi ve ticari değeri yüksek bir meta haline getirilip sermayenin hizmetine sunulmak istenmesidir. Bilim insanlarının açıklamalarında, yakın gelecekte yani 20-30 yıl gibi bir zaman içinde dünyada ve özellikle bölgemizde çok ciddi su kıtlığının yaşanacağı açıkça ifade edilmektedir.

Suyu aynen petrol boru hatları gibi boru içine alıp bölgeler arası transferini sağlamanın hazırlıkları yapılıyor.

İstanbul’un suyunu Melen Çayı’ndan ve Istranca’lardan, Ankara’nın suyunu Kızılırmak’tan sağlamaya çalıştıkları gibi ya da Kıbrıs’a döşemeye çalıştıkları boru hattı gibi yollarla su taşınabilir ticari bir meta haline getiriliyor. Ilısu Barajı hasbelkader yapılırsa Suriye ve Irak halkları üzerinde bir “Demokles’in Kılıcı” işlevi görmesi hedefleri içindedir. Bölgede petrol ve doğalgaz çıkarılması için de çok yoğun suya ihtiyaçları olduğu bir gerçek. Diyarbakır Sarıbuğday köyünde yapılan doğalgaz sondaj çalışmaları ardından doğalgaz üretim sürecinde yaklaşık 160 Km2’lik bir alanda yoğun su kullanımı başlayacaktır. Tüm bu yaşananlar sermayenin ve onun iktidarının su üzerinde hâkimiyet kurma çabası içinde olduğunu göstermektedir. Suların doğadan çalınıp sürdürülemez hale gelen kapitalizmin ve sömürü düzenlerinin idamesini sağlamaya çalışanlara karşı, sularımıza sahip çıkıp suyun metalaştırılmasını, doğadan söküp alınmasını önlemek zorundayız.

Hasankeyf

Kürt mitolojisinde Güneş Tanrısı Mitra, Su Tanrısı ise Anahita’dır. Güneşin ve suyun, yaşamın kaynağı olduklarını düşünen ve bilen halk en önemli tanrılarını güneş ve su olarak belirlemişlerdir. Mitolojide güneş ve ateş özdeşleştirilirmiş ve bu nedenle yaktıkları ateşi su ile söndürmezler ve ateşin kendi kendine sönmesi beklenirmiş. Bugün Hasankeyf su altına bırakılarak, insanlığın ve Kürt halkının güneşi, Dicle nehrinin suları ile söndürülmek isteniyor.

Mezopotamya; Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında asırlardır bölgeye hayat veren, insanlığın ilk yerleşim alanlarından biridir. Hasankeyf’te bölgenin en eski yerleşimidir. 12.000 yıllık insanlık tarihine ışık tutacak birçok veriyi içinde barındıran bölgenin sular altında kalmasıyla insanlığın ve özelde Kürt halkının geçmişle olan bağları da koparılacaktır. Başbakan Erdoğan ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu geçmişte yaptıkları açıklamalarda, Hasankeyf’in sular altına kalmayacağına yönelik söyledikleri yalanlardan çabuk vazgeçtiler ve bölgede bulunan bazı tarihi eserleri ve insanları farklı bir bölgeye taşıyarak sözde soruna çare üretmeye kalkıştılar.

Eski cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın Hasankeyf’i ziyareti sırasında bölge halkının yaşadığı zor koşullara sözde tepki gösterip şu cümleyi kurmuş: “Benim cumhurbaşkanı olduğum ülkede insanlar mağarada yaşayamaz buraya tez elden ev yapılsın” Cevdet Sunay’ın bu söyleminin, bölge insansının köklerinden koparılarak asimilasyona uğratılması uygulamalarının bir parçası olduğu bugün çok daha net görülmektedir. İşe, aşa ve özgürlüğe susamış bir halkı “düşünenleri” Cumhuriyet tarihi boyunca uyguladıkları politikalarla yeterince tanıdık. Hazretin tez elden ev yapıla buyruğu, o dönem ki halkın temel taleplerini tarif etmekten çok uzaktır.

Hasankeyf’in geçmişi aynen Allianoi gibi ya da yarısı Birecik Barajı’na feda edilen Zeugma antik kenti gibi sular altına gömülmek isteniyor. Bu iktidarlara bunları yaptıran şey tarihten bu kadar korkuyor olmalarımıdır ya da kar hırsı ile yaşama düşmanlaşan aç gözlülükleri midir? Evet, her ikisi de, hem geçmişten korkuyorlar hem de aç gözlüler gibi ne bulurlarsa yok etmek için adeta savaşıyorlar. Zeugma’yı bazı fresklerini sökerek sözde kurtardılar. Allianoi’in balçıkla sıvanarak korunabileceğini söyleyenler, Zeugma’yı kurtardıklarını sananlar aynı yalan ve dolanla Hasankeyf’i de yok etmek istiyorlar. Heykelleri ucubelere benzeten ve sermayeye biat etmeye adeta yemin etmiş olan bir iktidarın olduğu ülkede bütün bunların yaşanması çok doğal. Kapitalizmin dolayısıyla sermayenin çıkarları için yapamayacakları feda edemeyecekleri hiçbir şey yok. Çünkü sermaye suları istiyor, enerji istiyor, gaz istiyor, petrol istiyor, toprak istiyor ve işte sırf bu nedenlerle Türkiye’nin dört bir yanını talana açıyorlar.

Sermaye bir de kendine biat eden sessiz köle insan istiyor. Geçmiş, tarih, insanların hangi koşullarda neler yaşadığını bize deney ve tecrübelerini aktarırken, kendine saygıyı da bizden bekliyor, tabii ki “insanlardan” insan olandan bunu bekliyor. Yaşamı, sermaye biriktirmek ve büyütmek olduğunu sananlardan böyle bir saygı beklemek ham hayaldir. Tarihin sular altına gömülerek yok edilmesini isteyen de, bölgede yaşayan insanları topraklarından kovup şehirlerin gettolarında birer yedek ucuz iş gücü olarak birikmelerini isteyen de yine bu talanı yaratanlardır. Bölgede yaşayan birçok hayvan, kuş ve bitki türleri, Dicle nehrinin geçtiği en önemli bölgelerden biri olan Hasankeyf’te ve Dicle vadisinde binlerce yıldır yaşamlarını sürdürüyor. İnsanlığın, Kürt halkının geçmiş izlerinin önemli bir bölümünün yok edileceği ve birçok canlı türün soyunun tükeneceği ve halkın göç etmesine yol açacak olan Ilısu Barajı yapılmamalıdır.

Geçmiş hükümetlere rahmet okutan bugünkü iktidarın tek farkı, Başbakan’ın dilinden düşürmediği “kazan kazan” yaklaşımıdır. Hem emperyalizmin su üzerindeki talepleri, hem sermaye için yeni birikim alanları yaratma çabası hem de Kürt halkının tarihinden koparılma girişimleri ile Kürt halkının kapitalizmin zincirli köleleri haline getirilme çabaları mevcut hükümetin politikalarına denk düşen önemli girişimlerdir. Kürtçe yazılmış tarihi mezar taşlarını su altında bırakarak gerçeklerin üzerini balçıkla kapama girişimi olarak ta düşünülmesi gereken Ilısu Barajı’na asla izin verilmemelidir.

Bizler yaşanılanları görüp sularımızı, Dicle’yi, Fırat’ı, Hasankeyf’i yukarıda söz ettiğimiz gerçekler ışında, her şeye rağmen savunursak bu saldırıları gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Tüm bu nedenlerle Danıştay’ın verdiği kararı büyütmek ve projenin iptalini gerçekleştirmek için hemen harekete geçmek ertelenmemesi gereken çok önemli bir sorumluluktur.