Dev projelere ÇED şartı

 

Haber: ENİS TAYMAN - enis.tayman@radikal.com.tr / Arşivi 28/03/2013

 

Ekoloji örgütleri ile bürokrasi arasında yıllardır süren ÇED muafiyeti mücadelesi Danıştay 14. Dairesi’nin kararıyla son buldu. 14. Daire, genelge ve yönetmeliklerle ÇED sürecine girmeden inşa edilmesi mümkün kılınan Üçüncü Boğaz Köprüsü , Ilısu Barajı, nükleer santraller gibi önemli projeler için ÇED sürecinin gerekli olduğuna karar verdi.

Hükümet 2008’de bir ÇED Yönetmeliği’nde değişikliğe gitti ve geçici üçüncü madde ile 1993 tarihli Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinden önce yatırım kararı alınmış projelere ÇED muafiyeti getirildi. Çevrecilerin açtığı davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararı verdi. Çevre ve Orman Bakanlığı bunun üzerine Nisan 2011’de Resmi Gazete’de yeni bir yönetmelik değişikliği yayımladı ve yürütmesi durdurulan geçici üçüncü maddenin hükümleri değiştirildi. Buna göre bazı ÇED Yönetmeliği’nin Ek 1 listesinde yer alanlar için 17/07/2015 ve Ek 2 listelerinde yer alan projeler için de 17/7/2013 tarihine kadar yatırıma başlandığı takdirde ÇED muafiyeti getirildi. Ekoloji Kolektifi Derneği ise bu değişiklik üzerine yeniden Danıştay’a gitti.

Söz konusu listelerden Ek 1’de rafineriler, termik güç santralleri, radyasyonlu nükleer yakıtlar, asbest içeren ürünleri işleme veya dönüştürme projeleri, yollar, geçişler ve havaalanları, suyolları, limanlar ve tersaneler ile tehlikeli ve özel işleme tabi atıklarla ilgili tesisleri ile madencilik projelerini kapsıyordu. Ek 2 listesi ise Ek 1’in devamı ve genişletilmiş hali olarak yürürlükteydi.

Danıştay 14. Dairesi verdiği nihai kararda söz konusu geçici maddenin birinci fıkrasının b bendini iptal etti. Buna göre uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler hakkında ÇED alınması zorunlu hale geldi. Danıştay, “Üretime ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projeler” konusunda ise ÇED’in artık gerekli olmadığına karar verdi.

ÇED demokratik katılımdır 

Danıştay 14. Dairesi kararında daha önce pek çok kez tartışılan konulara da açıklık getirildi. Danıştay, ÇED süreçlerinin demokratik katılımın öne çıktığı ortamlar olduğunu vurguladı. 14. Daire ayrıca , 1984 Tokyo Konferansı’na da atıfta bulunarak “iktisadi büyümede sadece iktisadi gelişme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir” dedi.

Kararın sonuç bölümünde ise “Çevre Kanunu üzerinden otuz yıl, ilk yönetmeliğin de 20 yıl civarı bir zaman geçmiş olması ve aradan geçen süre içinde yatırıma başlanmamış projelere yeniden ve tekrar ÇED sürecinden belli süreyle muafiyet sağlayan düzenlemenin çevrenin korunması ilkesi açısından hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır” denildi ve söz konusu yönetmelik değişikliğinin iptaline karar verildi.

Ekoloji Kolektifi Derneği’nin avukatlarından Fevzi Özlüer de kararın özellikle ÇED süreçleri açısından çok önemli olduğun vurgulayarak şöyle konuştu: “Yasalar konuşulurken içtihat yaratılacak bir yorum yapıldı. ÇED süreçlerinde insanların kendi gelecek ve kaderleriyle ilgili fikirleri sorulmadan kararlar alınıyor. Büyük sıkıntılar yaşanıyor. ÇED’in demokratik katılım sürecine ait olarak yorumlanmasıyla ÇED’in ne olduğuna dair esasa ilişkin karar alınmış oldu” Özlüer ayrıca “Böylece iktisadi gelişmenin sadece ekonomik büyüme olarak değerlendirilemeyeceği; gelişme kavramının çevresel varlık ve kültürel mirasın korunması olarak da yorumlanması gerektiği ortaya çıktı” dedi.

Pülümür Barajı ve HES Projesi sonlandırıldı

7992-pulumur-baraji-ve-hes-te-sona-gelindiFıratnwews/İSTANBUL08.02.2013

Dersim’de Pülümür Vadisi üzerinde yapılmak istenen Pülümür Barajı ve HES projesi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından sonlandırıldı.

Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı, Dersim’de Pülümür Vadisi üzerinde yapılmak İstenen Pülümür Barajı ve HES Projesi’ni durdurdu. Barajın durdurulmasına gerekçe olarak ise, “Söz konusu faaliyet için ‘ÇED Raporu Özel Formatı’nda istenilmiş olan ekosistem değerlendirme raporu ile ilgili olarak Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nden revize yapılması istenmiş, bu revizyonun yapılmamış olması nedeni ile ilgili kurum tarafından ÇED raporuna görüş bildirilmemiştir. Söz konusu hazırlanan ÇED raporunda ‘baraj alanı ve rezervuarının tümünün 02/12/2012 tarihinde onaylanan 1/100000 ölçekli çevre düzeni planında ekolojik öneme sahip alan olarak işaretlenmiş olup, bu kapsamda doğal sürdürülebilirlik açısından içinde ekolojik açıdan öneme sahip varlıklar bulunduğundan ve korunması amacı ile yapılaşma ve ekonomik faaliyetlerinin yapılamayacağı” gösterildi. [Read more...]

Ilısu Barajı’nın gölgesinde Hasankeyf

Geçtiğimiz hafta Danıştay, inşası tamamlanırsa Hasankeyf ile birlikte Dicle Vadisi’nde bulunan yaklaşık 200 köy ve kasabayı sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı’nı Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurma kararı verdi. Böyle bir muafiyet mi vardı diye şaşıranlar olacaktır. Evet, 100 bine yakın insanı doğrudan ya da dolaylı etkileyecek, hacim bakımından Türkiye’nin ikincisi, elektrik üretiminde ise dördüncüsü olacak ve Hasankeyf gibi doğa-kültür miraslarını geri dönüşü olmaz biçimde yok edecek dev bir baraj bile ÇED’den muaf tutulabiliyor. Aslında bu durum 1993 ÇED Yönetmeliği’nden bu yana devam ediyor. 1993’ten önce yatırım programına alındığı gerekçesiyle, Ilısu projesi ÇED’den muaf sayılmıştı. Hatta 2011’de bu muafiyete yapılan itiraz Danıştay’ca kabul edilmiş, ama Çevre ve Orman Bakanlığı zaman kaybetmeden ÇED Yönetmeliği’nde değişiklik yapıp projeyi ÇED’den muaf tutmanın yolunu bulmuştu. Bu yetmedi; Başbakanlık, 4 Nisan 2012 tarihli bir genelgeyle Ilısu projesinin tüm altyapı ve üstyapı inşaatlarının da ÇED’den muaf tutulmasını garanti altına aldı. İşte geçen hafta yürütülmesi durdurulan maddenin tarihsel arka planı buydu.

Bu durumda, Başbakanlık’tan bir itiraz gelmezse Ilısu Barajı için de ÇED raporu almak şart olacak. Bu karar umut verici olsa da Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin kurtuluşu ne tek bir mahkeme kararıyla, ne de salt yasal bir mücadeleyle gerçekleşecek gibi görünüyor. Bunların yanında toplumsal bir muhalefet de gerek. Ilısu projesi, 1997’dan bu yana önce 2001, sonra da 2009’da olmak üzere iki kez rafa kaldırıldı. Bu başarı, bölgedeki meslek örgütleri, yerel yönetimler ve STK’ların projeye karşı kurdukları uluslararası sivil bir koalisyonuna aittir. Tabii uluslararası konsorsiyumlar projeden çekilince, barajla ilgili tüm kararlar da devletin insafına bırakılmış oldu. Tek karar verici aktörün devlet olduğu bir siyasi iklimde ise yasalar yapboz misali değiştiriliyor veya farklı isimlerle tekrar karşımıza çıkıyor.

Davalar gidedursun, milli seferberlik ruhuyla inşası devam eden projenin önemli bir bölümü tamamlandı. Hasankeyfliler, her sabah Dicle’nin kenarında sıralanmış bahçeli evlerinden karşı tarafta çıplak bozkırın ortasında dev bir mezarlığı andıran yeni yerleşkelerinin inşaatına bakarak uyanıyor. Unutmadan belirtelim, çok katlı binalardan oluşan bu yeni yerleşkede bir daire sahibi olmak öyle bedava da değil. Yeni bir eve sahip olabilmek için eskilerinin bedelinin üç katı parayı devlete 10 sene içinde ödemeleri gerekecek. Yani hem yerinden yurdundan olup hem de devlete borçlanacaklar. Geçimlik tarım, hayvancılık ve turizm ile uğraşan bu insanların yeni şartlar altında geçimlerini neyle sağlayacakları da belli değil. Zaten yarım asırdır süren baraj söylentileri kentin nüfusunu iyice azaltmış. Kalan sağların yeni evlerinin manzarası ise sular altında kalmış bir Hasankeyf olacak. Tabii bu hikayeyi iki yüzle çarpmak gerekiyor. Zira Hasankeyf sular altında kalacak yüzlerce yerden sadece biri.

Umalım ki ekolojik krizlerden uluslararası ihtilaflara varan bir dizi sorun yaratan GAP’ın entegre projelerinden biri olan Ilısu, ÇED’den muaf tutulmasın. Bu gerçekleşirse de umalım ki, projenin alacağı ÇED raporu “kopyala-yapıştır” raporlardan biri olmasın. Çünkü bir doğa-kültür mirası olan Hasankeyf’in geleceği sadece Hasankeyflileri değil, tüm insanlık ailesini, diğer canlıları ve gelecek kuşakları da ilgilendiriyor.

Akgün İlhan

akgunilhan@gmail.com

Hasankeyf yok edilemez

 

Yusuf GÜRSUCU

Özgür Gündem:  22.01.2013

Danıştay, ÇED’ ten (Çevresel Etki Değerlendirme) muaf tutulmasıyla yapım süreci devam eden Ilısu Barajı inşasının yürütmesini, “ÇED raporu düzenlenmesi gereklidir” kararıyla durdurdu. Danıştay’daki davayı TMMOB’dan Mimarlar Odası ile Peyzaj Mimarları Odası birlikte açmıştı. Peyzaj Mimarları Odası’nın avukatı sevgili Emre Baturay Altınok’un konuya ilişkin yaptığı açıklama şöyle; “Büyük bir çevresel ve kültürel yıkıma sebep olacak olan Ilısu Barajı projesinin ÇED sürecinden geçmeden ve olumlu ÇED kararı alınmadan inşa edilemeyeceği, bu kararla sadece altyapı ve üst yapı tesisleri değil aynı zamanda enerji nakil hatlarının da ÇED’i olmadan projenin yürümeyeceği açığa çıkmıştır. Yürütmeyi durdurma kararının Çevre ve Şehircilik ile Orman ve Su İşleri Bakanlıkları tarafından ivedilikle uygulanması için girişimlerde bulunacağız.”

Bu yaşananlar güzel gelişmeler ancak ÇED raporlarının nasıl hazırlandığını ve hazırlanan raporların da kimler tarafından kabul edildiğini hatırlayarak temkinli olmamız gereken bir süreçte olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir. Muhtemelen gerçekleştirmek zorunda kalacakları ÇED sürecinde kendi arzuları doğrultusunda bir raporun hazırlanmasını sağlamak proje sahipleri için hiç de zor değil. Projeyi daraltarak ve itirazları en aza indirmeye çalışıp sorunu aşmaya yöneleceklerini şimdiden görmeliyiz. Projenin tamamen iptal edilmesi dışında uzlaşmaya yönelik her türlü adım reddedilmelidir. Hasankeyf’i ve Dicle Vadisi’ni önemseyen ve yok olmasını istemeyen, doğanın ve suların çalınıp metalaştırılmasına, tarım topraklarımızın yok edilmesine “hayır” diyen her kesim bu sürece karşı durmak zorundadır.

Ilısu  

Ilısu Barajı, dünyanın en büyük su projelerinden biri ve GAP’ın en önemli ayağı olduğunu yönetenler övünerek belirtmekteler. GAP’ı gerçekleştirmek istedikleri bölge Türkiye sularının yüzde 28,5’lik kısmını barındıran Fırat-Dicle havzasıdır. Ilısu Barajı’nın uluslararası anlaşmalarla yapılacağı açıklanmıştı fakat projede birçok finans sorunu yaşandı, ancak buna rağmen projeye devam edilmesinin koşullarını yarattılar.

Fırat ve Dicle, Türkiye ve diğer ülkeler ile sermaye guruplarının göz diktikleri ve kontrol altına almak istedikleri çok önemli bir bölgedir. 45 milyon M3 suyu kontrol edeceği ifade edilen Ilısu Barajı Ortadoğu’da yaşanan süreçlere yönelik emperyalist-kapitalist devletlerin halkları terbiye etmesinin, yani kendilerine biat ettirmenin en önemli araçlarından biri olması arzuladıkları bir şeydir.

AB ile yürütülen müzakerelere konu olan Fırat-Dicle sularının AB ile birlikte yönetilme isteği, çevre faslının açılmasında koşul olarak AB tarafından dayatılmış ve hükümetçe de kabul edilerek çevre faslı süreci başlatılmıştır. Bir dönem bazı kurum ve kuruluşlar AB fonları ile Hasankeyf’e sahip çıkma çabasına girdiler. Burada AB tarafından yapılmak istenen şey, bir manipülasyon ve dezinformasyonla insanlarda kafa karışıklığı yaratmaktır. Suları kontrol etmek isteyen emperyalist bir yapılanma olan AB neden Ilısu Barajı’na karşı çıksın. Mesele suya kimin ve ne amaçla sahip olmak istemesi meselesidir. Her türlü değeri bu uğurda kullanmaktan ve yok etmekten geri durmayacaklardır.

1200 MW enerji üretilmesinin hedeflendiği projeyi “elektriğe çok ihtiyacımız var” söylemleri ile gerçekleştirme çabasındalar. Ülkenin en küçük su kaynağını bile kontrol edip boru içine hapsederek sözde enerji üretimi yapmak istediklerini ifade ediyorlar. Evet, elektrik de üretecekler ancak, sudan enerji üretmekten çok asıl niyetleri suyun kontrol edilmesi ve ticari değeri yüksek bir meta haline getirilip sermayenin hizmetine sunulmak istenmesidir. Bilim insanlarının açıklamalarında, yakın gelecekte yani 20-30 yıl gibi bir zaman içinde dünyada ve özellikle bölgemizde çok ciddi su kıtlığının yaşanacağı açıkça ifade edilmektedir.

Suyu aynen petrol boru hatları gibi boru içine alıp bölgeler arası transferini sağlamanın hazırlıkları yapılıyor.

İstanbul’un suyunu Melen Çayı’ndan ve Istranca’lardan, Ankara’nın suyunu Kızılırmak’tan sağlamaya çalıştıkları gibi ya da Kıbrıs’a döşemeye çalıştıkları boru hattı gibi yollarla su taşınabilir ticari bir meta haline getiriliyor. Ilısu Barajı hasbelkader yapılırsa Suriye ve Irak halkları üzerinde bir “Demokles’in Kılıcı” işlevi görmesi hedefleri içindedir. Bölgede petrol ve doğalgaz çıkarılması için de çok yoğun suya ihtiyaçları olduğu bir gerçek. Diyarbakır Sarıbuğday köyünde yapılan doğalgaz sondaj çalışmaları ardından doğalgaz üretim sürecinde yaklaşık 160 Km2’lik bir alanda yoğun su kullanımı başlayacaktır. Tüm bu yaşananlar sermayenin ve onun iktidarının su üzerinde hâkimiyet kurma çabası içinde olduğunu göstermektedir. Suların doğadan çalınıp sürdürülemez hale gelen kapitalizmin ve sömürü düzenlerinin idamesini sağlamaya çalışanlara karşı, sularımıza sahip çıkıp suyun metalaştırılmasını, doğadan söküp alınmasını önlemek zorundayız.

Hasankeyf

Kürt mitolojisinde Güneş Tanrısı Mitra, Su Tanrısı ise Anahita’dır. Güneşin ve suyun, yaşamın kaynağı olduklarını düşünen ve bilen halk en önemli tanrılarını güneş ve su olarak belirlemişlerdir. Mitolojide güneş ve ateş özdeşleştirilirmiş ve bu nedenle yaktıkları ateşi su ile söndürmezler ve ateşin kendi kendine sönmesi beklenirmiş. Bugün Hasankeyf su altına bırakılarak, insanlığın ve Kürt halkının güneşi, Dicle nehrinin suları ile söndürülmek isteniyor.

Mezopotamya; Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında asırlardır bölgeye hayat veren, insanlığın ilk yerleşim alanlarından biridir. Hasankeyf’te bölgenin en eski yerleşimidir. 12.000 yıllık insanlık tarihine ışık tutacak birçok veriyi içinde barındıran bölgenin sular altında kalmasıyla insanlığın ve özelde Kürt halkının geçmişle olan bağları da koparılacaktır. Başbakan Erdoğan ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu geçmişte yaptıkları açıklamalarda, Hasankeyf’in sular altına kalmayacağına yönelik söyledikleri yalanlardan çabuk vazgeçtiler ve bölgede bulunan bazı tarihi eserleri ve insanları farklı bir bölgeye taşıyarak sözde soruna çare üretmeye kalkıştılar.

Eski cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın Hasankeyf’i ziyareti sırasında bölge halkının yaşadığı zor koşullara sözde tepki gösterip şu cümleyi kurmuş: “Benim cumhurbaşkanı olduğum ülkede insanlar mağarada yaşayamaz buraya tez elden ev yapılsın” Cevdet Sunay’ın bu söyleminin, bölge insansının köklerinden koparılarak asimilasyona uğratılması uygulamalarının bir parçası olduğu bugün çok daha net görülmektedir. İşe, aşa ve özgürlüğe susamış bir halkı “düşünenleri” Cumhuriyet tarihi boyunca uyguladıkları politikalarla yeterince tanıdık. Hazretin tez elden ev yapıla buyruğu, o dönem ki halkın temel taleplerini tarif etmekten çok uzaktır.

Hasankeyf’in geçmişi aynen Allianoi gibi ya da yarısı Birecik Barajı’na feda edilen Zeugma antik kenti gibi sular altına gömülmek isteniyor. Bu iktidarlara bunları yaptıran şey tarihten bu kadar korkuyor olmalarımıdır ya da kar hırsı ile yaşama düşmanlaşan aç gözlülükleri midir? Evet, her ikisi de, hem geçmişten korkuyorlar hem de aç gözlüler gibi ne bulurlarsa yok etmek için adeta savaşıyorlar. Zeugma’yı bazı fresklerini sökerek sözde kurtardılar. Allianoi’in balçıkla sıvanarak korunabileceğini söyleyenler, Zeugma’yı kurtardıklarını sananlar aynı yalan ve dolanla Hasankeyf’i de yok etmek istiyorlar. Heykelleri ucubelere benzeten ve sermayeye biat etmeye adeta yemin etmiş olan bir iktidarın olduğu ülkede bütün bunların yaşanması çok doğal. Kapitalizmin dolayısıyla sermayenin çıkarları için yapamayacakları feda edemeyecekleri hiçbir şey yok. Çünkü sermaye suları istiyor, enerji istiyor, gaz istiyor, petrol istiyor, toprak istiyor ve işte sırf bu nedenlerle Türkiye’nin dört bir yanını talana açıyorlar.

Sermaye bir de kendine biat eden sessiz köle insan istiyor. Geçmiş, tarih, insanların hangi koşullarda neler yaşadığını bize deney ve tecrübelerini aktarırken, kendine saygıyı da bizden bekliyor, tabii ki “insanlardan” insan olandan bunu bekliyor. Yaşamı, sermaye biriktirmek ve büyütmek olduğunu sananlardan böyle bir saygı beklemek ham hayaldir. Tarihin sular altına gömülerek yok edilmesini isteyen de, bölgede yaşayan insanları topraklarından kovup şehirlerin gettolarında birer yedek ucuz iş gücü olarak birikmelerini isteyen de yine bu talanı yaratanlardır. Bölgede yaşayan birçok hayvan, kuş ve bitki türleri, Dicle nehrinin geçtiği en önemli bölgelerden biri olan Hasankeyf’te ve Dicle vadisinde binlerce yıldır yaşamlarını sürdürüyor. İnsanlığın, Kürt halkının geçmiş izlerinin önemli bir bölümünün yok edileceği ve birçok canlı türün soyunun tükeneceği ve halkın göç etmesine yol açacak olan Ilısu Barajı yapılmamalıdır.

Geçmiş hükümetlere rahmet okutan bugünkü iktidarın tek farkı, Başbakan’ın dilinden düşürmediği “kazan kazan” yaklaşımıdır. Hem emperyalizmin su üzerindeki talepleri, hem sermaye için yeni birikim alanları yaratma çabası hem de Kürt halkının tarihinden koparılma girişimleri ile Kürt halkının kapitalizmin zincirli köleleri haline getirilme çabaları mevcut hükümetin politikalarına denk düşen önemli girişimlerdir. Kürtçe yazılmış tarihi mezar taşlarını su altında bırakarak gerçeklerin üzerini balçıkla kapama girişimi olarak ta düşünülmesi gereken Ilısu Barajı’na asla izin verilmemelidir.

Bizler yaşanılanları görüp sularımızı, Dicle’yi, Fırat’ı, Hasankeyf’i yukarıda söz ettiğimiz gerçekler ışında, her şeye rağmen savunursak bu saldırıları gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Tüm bu nedenlerle Danıştay’ın verdiği kararı büyütmek ve projenin iptalini gerçekleştirmek için hemen harekete geçmek ertelenmemesi gereken çok önemli bir sorumluluktur.

Ilısu Baraj inşaatı mühürlenmeli

 

 

Özgür Gündem/HABER MERKEZİ

14.01.2013

Danıştay 14. Dairesi, AKP Hükümeti Ilusu Barajı’na ilişkin genelgesine karşı, açılan davayı karara bağladı. Karara göre 30 gün içinde Ilısu Barajı inşaatının mühürlenmesi gerikiyor.

2008 yılında Ilısu Barajı’na karşı açılan dava sonucunda yürütmenin durdurulması üzerine Başbakanlık, 2015 yılına kadar yatırımına başlanacak olan projelerde ÇED’in aranmayacağına ilişkin 2012’de genelge yayınlayarak, yatırım aşamasında olan projelerin ÇED’den muaf tutulmasına karar verdi. Başbakanlığın bu kararı üzerine TMMOB Mimarlar Odası ve Peyzaj Mimarları Odası Danıştay’a başvurarak, bu değişikliğe itiraz etti. Dosyayı inceleyen Danıştan 14. Dairesi) Ocak’ta verdiği kararla Başbakanlık genelgesiyle ilgili yürütmenin durdurulması kararı verdi.

Hükümet vazgeçmiyor

Danıştay 14. Dairesi’nin kararına göre, Nisan 2011 tarihinde yapılan ÇED Yönetmeliği’nin geçici 3. maddesine göre proje bütün olarak ÇED raporundan muaf sayılsa bile, baraj inşaatı içerisinde yer alan şantiyeler, ocaklar, elektrik iletim tesisleri gibi alt ve üst yapı tesislerinin her birisi için ÇED raporu almak zorunlu. Danıştay’ın kararını değerlendiren Peyzaj Mimarları Odası’nın avukatı Emre Baturay Altınok, AKP hükümetinin yeni hazırladığı Çevre Kanunu taslağında Danıştay’ın kararının boşa çıkarılmaya çalışıldığını ifade ederek, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Hasankeyf’i sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı projesi karşısında hukuki mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi.

Danıştay karar verecek

Av. Altınok, ilgili idareler nezdinde gerekli girişimlerde bulunduklarını, projenin ÇED’den muafi tutularak kurulan tüm alt ve üst yapı tesislerinin derhal ve her halükarda 30 gün içerisinde mühürlenmesi gerektiğini kaydetti. Altınok, ÇED Yönetmeliğinin muafiyetleri düzenleyen geçici 3. maddesinin 2010 senesinde Danıştay tarafından iptal edildiğini, Nisan 2011 tarihli değişikliğin de Danıştay’ın iptal kararına aykırı olduğuna dikkat çekti ve projelere kalkan olan ve 20 yıldır yürürlükte tutulmaya çalışılan geçici 3. madde hükmünün iptali için davalar açıldığını, Danıştay’ın bu ay içerisinde ÇED muafiyetlerinin tamamı ile ilgili olumlu bir karar vermesini beklediklerini söyledi.

Ilısu’ya ÇED şartı

Danıştay, Hasankeyf’i su altında bırakacak Ilısu Barajı’nda yapılan tesisleri ÇED sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurdu.

 

 

 

 

 

 

Haber: ENİS TAYMAN - enis.tayman@radikal.com.tr

 

Yargı, Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı için ‘ÇED raporu almak şart’ kararı verdi. Danıştay 14. Dairesi, Başbakanlık tarafından barajın zamanında bitirilmesi için yayımlanan genelgede yer alan ve yapılacak tesisleri çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan hükmün yürütmesini durdurdu. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok, “Tesisler mühürlenmeli” dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 4 Nisan 2012’de Ilısu Barajı inşaatının zamanında tamamlanması için önerilerin yer aldığı bir genelge yayımlandı. Önlemlerden biri, projedeki bütün altyapı ve üstyapı inşaatlarına gereken, tesislerin ÇED sürecinden muaf tutulması talimatıydı. Genelgede projenin, 7 Şubat 1993’ten önce yatırım programına girdiği ve ÇED Yönetmeliği’nin bu tarihten önceki projelere muafiyet verdiği belirtiliyordu Peyzaj Mimarları Odası ve Mimarlar Odası, bu maddenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay’a başvurdu. Danıştay 14. Dairesi, genelgenin ‘ÇED süreciyle ilgili bölümü’ hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi. Kararda, genelge hükmüyle ‘projenin gerçekleştirilmesinde gerekli olan tüm altyapı ve üstyapı tesisleri’ denilerek, bu tesislerin neler olduğu yönünde belirsizlik oluşturulduğu belirtildi. Daire, bu hükümle muafiyetin genişletildiğini, bunun da yönetmeliğin amacını aşması anlamına geldiğini kaydetti ve maddenin yürütmesini durdurdu. Başbakanlık’ın kararın tebliğini izleyen yedi gün içinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz hakkı bulunuyor. İtiraz halinde karar bu kez de kurulda görüşülecek. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok “Bu karar uyarınca derhal ve her durumda ÇED olmadığı için şantiyelerin Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından mühürlenmesi lazım” dedi.
İzmir ’de de yaşanmıştı 
Gebze – İzmir otoyol projesinin uygulanmasınada da benzer süreç yaşanmıştı. Otoyol için Başbakanlık’ça genelge yayımlanmış, projenin gerçekleştirilmesi için gerekli olan alt ve üstyapı tesisleri ÇED Yönetmeliği’nden muaf tutulmuştu. Danıştay, çevrecileri haklı bulmuştu.

Kangallılar Altın Arama İstemiyor

Sivas’ı Kangal ilçesindeki Bakırtepe’de yapılmak istenen altın arama faaliyetini köylüler istemiyor. Açtıkları imza kampanyasını Kılıçdaroğlu da imzaladı.

 

Sivas – BİA Haber Merkezi
21 Kasım 2012, Çarşamba

Sivas’ın Kangal ilçesindeki Bakırtepe‘de yapılmak istenen altın arama faaliyetine köylüler karşı çıkıyor.

Koç Holding’in madencilik şirketi Demir Export, 2006′dan beri bölgede sondaj çalışmaları yürütüyor.

Kangal ilçesinde altın aramadan etkilenecek öncelikli köyler Elkondu, Eğricek, Pınargözü, Bulak, Dışlık  ve Kangal Dernekler Federasyonu bir araya gelerek “Bakırtepe Çevre Platformu”nu kurdu.

13 Eylül’de ilçede konuyla ilgili yapılmak istenen Çevre Etki Değerlendirme Toplantısı’nı (ÇED) köylüler protesto etti.

“Siyanürlü aramaya izin vermeyeceğiz”

Platform üyesi Aytaç Sarıkaya, “Kesinlikle siyanürlü altın aramaya karşıyız ve izin vermeyeceğiz” diyor.

“Siyanürlü altın aramanın topraklarımızı, suyumuza ve sağlımıza zararlı olduğunu düşünüyoruz. Kaz dağları, Bergama’da bunun örneklerini gördük. Ayrıca Bakırtepe Alevi inancına göre kutsal bir yer. İnsanlar Bakırtepe’ye gelip kurban keserek adaklar adıyor.”

ÇED raporundan sonra dava açılacak

Avukat Yaprak Türkmen, ÇED süreci tamamlandığında konuya ilgili dava açacaklarını belirtti. Dünyanın hiçbir yerinde siyanür maddesi kullanılmadan altın çıkarma işlemi yapılamayacağını belirten Türkmen, siyanürlü altın çıkarma işleminin kesin olarak 20 kilometrelik alanı etkileyeceğini rüzgar ve nem oranına göre ise 100 kilometreye kadar yayılacağını belirtti.

Platform, altın aramaya karşı internet üzerinden de imza kampanyası başlattı. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan Sivas Günleri’nde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da köylülerin kampanyasına imza attı.

Köylüler, cumartesi basın açıklaması yapacak. (NV)