Urmu der ki, “Susuzam”

Dr. Akgün İlhan *
Orta Doğu’nun “yakıcı” gündeminde kaynayıp giden ama savaşlardan çok daha “yakıcı” sonuç doğurabilecek ekolojik felakete dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye-İran sınırının yanı başındaki Urmu Gölü, Tahran tarafından kurumaya terk edildi. Gölü besleyen akarsulara yapılan barajlar çevrenin hızla çölleşmesine yol açıyor. Yöre halkını dinleyen yok, zira bütün bunlar bölgenin siyasi haritasına damgasını vuran Azerilere karşı uygulanan sindirme politikasının bir parçası… Fiziki harita ise başka alarm veriyor: Orta Doğu “tuz fırtınası” tehdidi altında.
İran topraklarının kuzey batısında Türkiye sınırına yakın bir yerde bir göl var. Adı Urmiye. İsmini duyduğumda ilk işim internette fotoğraf aramak oldu. Gölün içinde “Osman’ın Yumruğu” adlı bir kaya ile “Artemia” denen bir canlının fotoğraflarına rastladım. Derken öğrendim ki Orta Doğu’nun en büyük tuzlu gölü hızla kuruyormuş. Fotoğraflar dehşet vericiydi. Gölün tabanı tuzla kaplanmıştı. Çevre kasaba ve köyleri tuz fırtınası tehdidi altındaydı. Elbette gölün insanlarını merak ettim. Nasıl bir hayat yaşarlar, neye benzerler diye bir fotoğraf aradım. Ne hikmetse bir tane bulamadım. Göremediğim bu insanlarla buluşmak için çıktım yola. Önce Tahran’da doğa ve yerel kültürleri koruma organizasyonlarıyla buluştum. Göle gitmek istediğimi söylediğimde Tahranlı arkadaşlarım “ortam karışık; bir de yabancısın, gözünün yaşına bakmaz casus diye içeri atarlar” deyip beni uyardı. Söz konusu İran Hükümeti olunca insan tedirgin oluyor tabi. Ama merakıma bırakıp kendimi, düştüm yola.

Güney Azerbaycan’a yolculuk
Urmiye Gölü’nün etrafını çeviren üç şehirden biri olan Tebriz’de beni Ekrem karşılayacak. Ekrem gümüşi kısa saçlarıyla güzel bir genç Azeri feminist. Beni Urmiye Gölü’nü savunmaktan suçlu bulunduğu için iki seneye yakın hapis yatmış bir aktivistin evine götürecek. Biniyoruz bir taksiye. Yolda düşünüyorum; bir insan Allah’ın bir gölü için İran hükümetiyle ters düşmeyi ve hapislerde yatmayı nasıl göze alır?

Gelin gidek ağlayak, Urmu Gölü’nü doldurak!

Aktivistin kod adı Elman. Gerçek adını ise bir kaç gün sonra öğreneceğim. 28 yaşında. Beni şüphe ve dikkat karışımı bir bakışla süzüyor. “Burada rahat olabilirsin” diye başımdaki örtüyü gösteriyor. Birlikte gölün başına gelenleri protesto gösterilerinin ve yürüyüşlerinin kayıtlarına bakıyoruz. “Urmu Gölü can verir, parlamento katline ferman verir!”, “Azerbaycan uyuma, tarihine sahip çık!” “Gelin gidek ağlayak, Urmu Gölü’nü doldurak!” diye slogan atıyor yürüyenler. Bir saatlik sohbetin ardından, yeni yüzler beliriyor evde. Her biri gölü korumaya çalışırken başına gelenleri anlatıyor. Polis defalarca tutuklamış ve Azerice “zindan” denilen hapse atmış. Zindan denilince abartı sanılmasın. Bazıları kırbaç cezası bile almış. Benim konuşabildiklerim senet imzalayarak hapis cezasını ertelediği için dışarda olanlar. İçerde daha onlarcası var. Soruyorum “sizi tutuklama nedenleri nedir?”. “İran’da neden aranmaz ki tutuklamak için” diyor hepsi birden.

“Vatan haini değil, vatanseveriz”
Güntay “bizi vatan haini olmakla suçladılar” diyerek başlıyor söze. “Oysa biz vatanımızı sevdiğimiz için gölümüzü korumak istiyoruz” diyor. Bir ara 70 yaşlarında kasketli, örgü yelekli bir adam giriyor içeri. Herkes ayağa kalkıyor. Adı Üstad Hasan. O bir müzik adamı. Onu bile göz altına almışlar. Sebep de Urmiye Gölü’ne türkü besteleyip bir düğünde söylemesi. Sonunda suçsuz bulunmuş ama bu sefer de damat düğününde bu şarkının okunmasına izin verdiği için 6 ay hapis cezası almış. Üstad gidince, diğer Hasan “herşey hakimiyetin planı” diye başlıyor söze. Hakimiyet derken İran hükümetini kastediyor. “Biz Azeri Türklerini kendilerinden saymıyorlar. Bu nedenle gölü de kendi gölleri saymazlar”. Hasan’a göre hükümet gerçekten istese Aras Nehri’nden su çekip gölü tekrar canlandırabilir. Nitekim böyle bir proje ile yetkililere başvurulmuş ama çok maliyetli olacağı gerekçesi ile reddedilmiş. “Hazar Denizi’nden yüzlerce kilometrelik borularla Orta İran’a su taşıyacak projeye 4 milyar dolarlık bütçe ayırmayı biliyorlar tabi” diye ekliyor.
“Gölü kurutan onu besleyen akarsulara kurulmuş barajlar”
Urmiye Gölü’nün kurumaya başlamasının en önemli nedeni gölü besleyen on üç nehrin üzerine kurulan kırka yakın baraj. Bir zamanlar göle dökülen Şeher Çayı’na kurulmuş barajı görmeye gidiyoruz. Çevredekilerle konuşuyorum. İnsanlar barajdan şikayetçi. Biri “bunu niye kurdular bilmiyoruz” diyor. Diğeri devam ediyor “ne doğru düzgün elektrik üretir, ne de suyunun bize bir faydası olur”. Bir başkası “geçenlerde burada serinlemek için yüzenler boğulup öldü” diyor. Baraj gölünün etrafı insan boyunu aşan tellerle çevrili. Tellerin ardından baraj gölüne bakarken, betondan büyük bir anıt görüyorum. Dev bir damla şeklinde. Barajı kuranlar dikmiş bu betonu oraya. Soruyorum “bu ne böyle?”. Elman “inşaatcılar bunu niye dikmişler buraya bilmem ama bizim için bu, Urmu Gölü için döktüğümüz gözyaşıdır” diye cevaplıyor. Önceleri gölün etrafında sadece susuz tarım yapılırken, barajların kurulmasıyla birlikte sulu tarım iyice artmış. Pek çok çiftçi geçimlik tarımı bırakıp, sadece orkide gibi daha yüksek para getirisi olan ürünler yetiştirmeye başlamış. Bir de son on yıldır küresel iklim değişikliğinin etkisiyle yağışlar azalınca göl iyice kuruyup, su yerini tuza bırakmış.
Göl olmuş çöl…
Barajın yanından ayrılıyoruz. İstikametimiz meşhur Urmiye Gölü. Saatte 60 km hızla giden arabanın içinde bir saat boyunca gördüğümüz tek manzara, bembeyaz parlayan ve gözümüzü kamaştıran tuz. Çok değil 25-30 yıl önce herkesin suyunda serinleyip kıyısında güneşlendiği göl, artık uçsuz bucaksız bir tuz çölü. Göz alan bu beyazlık ufukta yavaşça mavi gökle birleşiyor. Bir zamanlar etrafı suyla çevrili adacıklar artık sıradan tepelere dönüşmüş. Bir saatin sonunda nihayet su görünüyor. Arabayı durdurup hem suya yaklaşmak, hem de fotoğraf çekmek için çıkıyorum dışarı. Elman ve yoldaşları da fırlıyor ardımdan. Onlar poz verir gibi yapacak, ben ancak öyle çekeceğim fotoğrafları. “Şüphelenmesin kimse” diyor Ferdin. Gerçi şüphelenecek bir Allah’ın kulu da yok etrafta. Sahipsizliğini anlatırcasına ne bir insan, ne de bir başka canlı var bizden başka. Tuz her yanı kavurmuş. Su kıpkırmızı olmuş, kanıyor. Soruyorum nedenini. Üniversitede coğrafya bölümünde okuyan Ferdin cevaplıyor “sel sularıyla taşınan topraktan böyle kırmızı su”.
Orta Doğu tuz fırtınası tehdidi altında
Yapılan araştırmalara göre göl tabınında 8 milyar ton tuz birikmiş. Rüzgarın ve fırtınanın etkisiyle taşınan tuzun 500 km çaplı bir alanda hem insanları, hem de tarımı olumsuz etkileyerek muazzam bir zehirlenmeye yol açması şans değil, an meselesi. Pek çok ekolojist, aktivist ve hatta hükümet yetkilisi böyle bir felaketin sadece göl etrafındaki değil, Azerbaycan, Ermenistan, Irak ve Türkiye’deki yerleşim birimlerini de etkileyeceğini biliyor. Bu çapta bir ekolojik felaketin toplu göçlere ve politik çalkantıların eksik olmadığı Orta Doğu’da çeşitli ihtilaflara neden olacağı aşikar. Ancak tehdit dört ülkeyi ilgilendirmesine rağmen, İran Hükümeti Teftiş Kurulu başkanı Muhammedi’nin sözleri manidar. 5 Haziran 2012 Dünya Çevre Günü’nde Tebriz de dahil olmak üzere dünyanın çeşitli kentlerinde göle olanları protesto için düzenlenen etkinliklere ithafen şöyle diyor: “Madem uzmanlar gölün durumunun ciddi olduğunu düşünüyor, o zaman milli bütçeden pay isteyeceklerine bölgenin kendi bütçesiyle bu sorunu çözsünler”. Böylece herkesi etkileyecek bir sorunun yükü gölün insanlarına yıkılıyor.

Urmiye Gölü hızla küçülüyor
Karanlık gelecek senaryolarından bahsederken, “herşey 2006 yılında başladı” diye söze giriyor Fatima. Enerjik genç bir avukat. Urmu Gölü’nü savunurken başı hükümetle belaya girenlerin avukatlığına adamış kendini. “Hükümet Türkleri hep hor gördü. İran’da filmlerde Türkler ya hizmetçi ya da çöpçüdür. 2006’da gazetede bizi aşağılayan bir haber son damla oldu. Üniversitelerde bu olayı protesto eden gençler zindanlara atıldı” diyor. Güntay ise Urmu Gölü meselesinin ilk kez 90’lı yıllarda gazeteciler tarafından gündeme getirildiğinden, daha sonra üniversitelerin konuyla ilgili bazı araştırmalar yapmaya başladığından bahsediyor. “Ancak ülkede üniversiteler de özgür değil ki. Bu konuda araştırma yapmak da, halkı bilgilendirmek de yasak” diyor. Aslında gölün fiziksel durum tespitine yönelik çeşitli araştırmalar var ama bunların hiçbiri meselenin sosyal boyutuna değinmiyor.
“Gölün başına gelenler, bizim başımıza gelenlerin aynası”
Yeni istikamet göle 20 dakika mesafedeki “sulu düzlük” anlamına gelen Sulduz kasabası. Orada yedi sene önce Urmiye Gölü’nü ve kimliklerini savunurken öldürülen gençlerin mezarları başında bir anma töreni var. O törene katılacağız. Yolda üç kez araba değiştiriyoruz. Elman telefonunu bir açıp bir kapıyor. Birileri ile konuşuyor. Ferdin arabadan inip ankesörlü telefondan birilerini arıyor. Sulduz’un girişini polis tutmuş. Mecburen başka yerden gireceğiz. Varıyoruz bakıyoruz ki diğer girişte de asker var. Çaresiz geri dönüp, arabayı kuytu bir yere park edip bekliyoruz. Yoğun bir telefon trafiğinin ardından o gece Sulduz’da nerede kalacağımız belli oluyor. İbrahim’in evi müsaitmiş. Ona gitmeden bir kaç eve daha konuk oluyoruz. Herkes gölle birlikte aslında kendi kaderini anlatıyor.
Kalacağımız eve vardığımızda saat gecenin onbiri olmuş. İbrahim 40 yaşında uzun boylu güleç yüzlü bir adam. Elman’ın mapus arkadaşı. Eşi, üç çocuğu ve anasıyla birlikte yaşıyor. Gece ikiye kadar sohbet ediyoruz. Hepsi de göl konusunda uzman seviyesinde bilgiye sahip. Her biri başka bir yönünü anlatıyor olup bitenin. Onlar için bu bir kimliğin ölüm kalım mücadelesi. “Gölün başına gelenler, bizim başımıza gelenlerin aynası” diyor Fatima. İbrahim söze giriyor “hakimiyet bizi nasıl unuttuysa, gölümüzü de öyle sahipsiz bıraktı. İster ki Azeri halkı da aynı bu göl gibi kuruyup gitsin. İster ki göl kurusun, biz de Tebriz’e ya da Tahran’a göç edelim. Orada esas kimliğimizi kaybedelim”.
“Bizim için tüm haklar bir bütün”
Gecenin ilerleyen saatlerinde aramıza katılan konuklarla birlikte, söz Güney Azerbaycan politikasına geliyor. Biri “Türkiye bize hiç destek olmadı” derken, öbürü “sanki Azerbaycan çok oldu” diye söze karışıyor. “Küresel desteğin önemi” ile “kendimizden başka çıkış yolu yok” ekseninde gidip geliyor konuşmalar. Bir ara konuklardan birine Urmu Gölü’nün kurumasını Güney Azerbaycan’ın politik söylemine nasıl dahil ettiklerini soruyorum. Bana anlamaz gözlerle bakıyor ve diyor “göl de biziz, toprak da. Sen neyi soruyorsun almadım”. Elman söze giriyor “bizim için kadının hakkı, erkeğin hakkı, gölün hakkı, kurdun kuşun hakkı ve anadilde eğitim hakkı bir bütün. Bunları hiç ayrı düşünmedik ki” diyor. Dünyanın pek çok ülkesinde toprağını, yaşam kaynaklarını ve kimliklerini bir bütün olarak koruyan pek çok insanla tanışmış olan ben, suyu topraktan, toprağı da insandan ayrı gören şehirli zihniyetime bir kez daha şaşıyorum.
Ertesi sabah hep birlikte yapılan bir yer sofrası kahvaltısının ardından Tebriz’den ayrılıyorum. Ardımda başka bir diyar daha bırakırken, gönlümde yeni bir kapı açıyorum Urmu Gölü’nün bu mücadeleci insanlarına…
* Bu yazı ilk kez Express dergisinin 131. sayısında (Ekim-Kasım-Aralık) yayınlandı.

Su krizinin gölgesinde

Dr. Akgün İlhan

Dünyanın son yirmi yılına damgasını vuran kavramlardan biri “su krizi”. Nedense çoğumuzun aklından ilkin sırtında bebeği başında testisiyle su taşıyan Afrikalı kadınlar ve susuzluktan yarılıp çöle dönmüş topraklar gibi uzak imgeler geçiyor. Sanki başka diyarların sorunuymuş gibi algıladığımız su meselesi, aslında Türkiye’nin de en önemli sorunlarının başında geliyor. Hızla büyüyen bir kirlenme ve tükenmenin kıskacında olan su, haksız bir paylaşımın da nesnesi olmakta. Bu adaletsizlik zengin ile yoksul arasında olduğu kadar, bugünkü ile gelecek kuşaklar arasında da mevcut. O uzak imgelerin etkisinden çıktığımızda, kendi geleceğinden çalarak doğayla birlikte kendini de yok eden bir ülke var karşımızda. Gerçeğin tüm bu şiddetine karşın, Türkiye’de su meselesi bırakın ona çözüm üretmeyi, hala yeterince araştırılmış bir konu bile değil.

Su Krizinin Nedeni Artan Nüfus mu?

Su krizini anlamak için öncelikle onu yaratan şartlara bakmalı. Şüphesiz ki su meselesi, dünyanın her yerinde aynı şiddette yaşanmıyor. Orta Doğu’da binyıllardır yaşanan susuzluk ve Brezilya’nın zengin su kaynakları aynı gezegenin iki ayrı yüzünü yansıtıyor. Ancak ortak olan şu: son elli yıldır dünya su kaynakları, ister Doğu’da isterse Batı’da olsun, şiddetlenen bir ekonomik üretim baskısı altında. Peki, bu baskıyı yaratan artan dünya nüfusu mu? Dünya Kaynakları Enstitüsü’ne göre 20yy.’da küresel su tüketimi altı kat büyürken, dünya nüfusu sadece üç kat artmış (www.wri.org). En basit hesapla bile, büyüyen su tüketimini salt artan nüfusla açıklamanın doğru olmadığı ortada. Üstelik Türkiye’de suyun %85’i (%74’ü tarım + %11’i endüstri) ekonomik üretim için tüketilirken, sadece %15’i insani ihtiyaçlar (içme ve bireysel temizlik) için kullanılıyor[i]. Dünyanın pek çok ülkesinde insani kullanım ile ekonomik üretime giden su aşağı yukarı benzer oranlarda. Öyleyse su krizinin esas sorumluları kim? Başını “dünya su devleri” diye bilinen sayısı onu bile bulmayan çok uluslu şirketin çektiği sermaye grupları.

Devletleşen Şirketler

Devlerin öyküsü şöyle: ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi erken endüstrileşmiş ülkelerde, su hizmetlerinin ticarileştirilmesi de diğer ülkelere göre daha önce başladı. Bu ülkelerdeki su şirketleri kendi vatandaşlarına verdiği hizmetlerden öylesine büyük kazanç sağladılar ki,  kâr eden şirketin büyümesi prensibi gereği dünya su pazarına açıldılar[ii]. Zira kimilerince “mavi altın” denilen su, üretiminin (çıkarılması ve işlenmesi) görece az masraflı olması ve hayati öneme sahip olması gibi nedenlerle dünyanın en kârlı birkaç sektöründen biri. 1990’lardaki bu çıkışın, dünya su krizi söyleminin küresel bir kimlik kazandığı döneme denk gelmesi bir tesadüf değil. Aynı dönemde Marsilya’da Dünya Su Konseyi kuruldu (1996). Bu organizasyon bahsi geçen su devlerinin yanı sıra hidroelektrik sektöründe çalışan inşaat ve enerji şirketlerinin sahip ve yöneticileri ve dünyanın çeşitli ülkelerinden özelleştirme yanlısı hükümet temsilcileri, devlet bürokratları ve yerel yöneticilerden oluşuyor. Konsey’de Türkiye’den DSİ, İSKİ ve Nurol İnşaat gibi kırk civarında kurum ve şirket yer alıyor.

Dünya Su Konseyi’nin amacı, suyun ekonomik bir metaya dönüştürülmesi ve kurallarını piyasa ekonomisinin belirleyeceği küresel bir su pazarının oluşturulması. Konsey’e göre su krizinin ana nedenleri gelişmekte olan ülkelerdeki “yüksek nüfus artışı”, “suyun gerçek maliyetinin çok altında fiyatlandırılması ve buna bağlı olarak artan su israfı” ve “kamunun suyu yönetmedeki beceriksizliği” (http://www.wwc.org). Buradan hareketle “teknolojik ve finansal birikime sahip şirketlerin suyu kamusal yönetimde sıkça görülen siyasi engellere takılmadan etkin ve sürdürülebilir bir biçimde yöneteceği” (http://www.wwc.org) savunuluyor. Bu söylemi yaymak amacıyla Marakeş (1997), The Hague (2000), Kyoto (2003), Mexico City (2006),  İstanbul (2009) ve Marsilya’da (2012) olmak üzere altı Dünya Su Forumu düzenlendi. Bu forumlarda esas olarak suyun ve su hizmetlerinin ticarileştirilip özelleştirmesinin önündeki güçlüklerle başa çıkma yolları tartışılıyor. Devletler için Birleşmiş Milletler ne ise, su ve hidroelektrik sektörlerindeki şirketler için Dünya Su Konseyi o desek yanlış olmaz. Şirketlerin sadece diğer şirketlerle değil, devletlerle de bir araya gelmesini sağlayarak gücüne güç katlayan bu konsey, şirketlerin devletleştiği, devletlerin de şirketleştiği neo-liberalizmin su yönetimi alanındaki en güçlü kalesi. Doğası gereği yerel olan su yönetimini global bir meseleye, suyun kendisini ise küresel pazarın nesnesi haline dönüştürmeye çalıştıran zihniyetin lokomotifi işte bu Konsey.

Şirketleşen Devletler: Türkiye’de Su Ticarileştiriliyor

Peki devletler ne durumda? Türkiye örneğinden yola çıkalım. IMF ve Dünya Bankası yarım asrı aşkın bir sürede Türkiye ile yüzlerce ikraz ve Stand-by anlaşması imzaladı. Dünya Bankası ile en fazla sayıda anlaşma tarım ve onun ardından enerji sektöründe gerçekleşti. Türkiye’nin su politikasında Dünya Bankası’nın oynadığı belirleyici rol de buradan kaynaklanıyor. Önceleri teknik hedeflere yönelik projelere kredi veren banka, 1980’lerden itibaren her sektör ve alanda Yapısal Uyarlama Kredisi projelerine ağırlık vermeye başladı[iii]. Bu krediler Türkiye’ye, kamusal yönetimi adem-i merkezileştirme ve daraltma; suyu ve su hizmetlerini ticarileştirme; ekonomik çıkar gruplarının su yönetimine doğrudan katılımını sağlama; ve suyu küresel piyasa kurallarına göre yönetme gibi hedefleri gerçekleştirmesi şartıyla verildi. Bir dizi reform ve düzenleme ile sayılan hedefler büyük ölçüde gerçekleştirildi.

Bu düzenlemelere verilebilecek örnekler çeşitli ve sayıca fazla olduğu için sadece bir kaçına değinebileceğiz. İlkin hidroelektrik sektörüne bakalım. Baraj ve Hidroelektrik Santral (HES) gibi büyük hidrolik yapıların yapımı ve işletilmesi hakkı, Devlet Su İşleri (DSİ) ve Elektrik İşleri Etüt idaresi (EİEİ) gibi kamu kuruluşlarından alınıp, 1994 tarihli 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun[iv] ile çok uluslu su şirketlerinin ve onların Türkiye’deki temsilcilerine verildi. 2001’de yürürlüğe giren 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu[v] ile de aynı kuruluşlar tarafından geliştirilen enerji projeleri özel sektör başvurularına açıldı. Böylece özel şirketler belirledikleri su kaynaklarını kullanmak için DSİ ile en fazla 49 yıllık olan su kullanım hakkı anlaşmaları yapıp, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) lisans almaya başladı. Nitekim  Söz konusu su kaynakları Çevresel Etki Değerlendirmesi’ne (ÇED) tâbi ise ÇED olumlu veya “ÇED gereksizdir” gibi yasal kararları arkalarına alarak özellikle Karadeniz’de bulunan vadileri işgal etmeye başladılar. Tarım sektöründe de DSİ tarafından yapılmış pek çok sulama tesisi, sulama birliklerine ve kooperatiflerine devredildi.

Belediyelerle ilgili olarak da kapsamlı yasal değişiklikler yapıldı. Eskiden belediyelerin su ve kanalizasyon hizmetleri ve altyapıları için gereken mali ve teknik desteği vermekle yükümlü olan İller Bankası, dış kaynaklı krediyi belediyelere pay eden bir kuruma dönüştürüldü. Böylece pek çok belediye hizmetlerini sürdürmek için çok uluslu su şirketlerine başvurmak zorunda kaldı. Kimisi de kâr odaklı bir hizmet anlayışını benimseyip kendi ticarileşti. Bu süreç Dünya Bankası ve IMF anlaşma şartlarının etkisiyle suyu ekonomik metaya ve belediyeleri ticarethaneye dönüştüren bir takım kanun maddeleriyle gerçekleştirildi.

Bunlardan biri 1981 tarihli 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi[vi]. Türkiye’de bütün büyükşehir belediyelerini bağlayan bu maddeye göre yerel yönetimler yürüttükleri tüm hizmetlerin gerçekleşmesi için harcanan yönetim ve işletme masrafları, amortismanları doğrudan gider olarak yazılan yenileme giderleri, ve iyileştirme ve genişletme giderlerine ek olarak minimum %10 kâr içerecek bir fiyatlandırma yapmak zorunda. Böylece su ve kanalizasyon idareleri su hizmetlerinde minimum %10 kâr esasına göre çalışan ticari işletmelere dönüşüyor. Bir başkası da, 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesi[vii]. “Belediyeler ile bunların kurdukları birlik, müessese ve işletmelerde… üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulanmaz” diyen bu maddeye göre bedelsiz su hizmeti veren kamu görevlisi hakkında cezai işlem uygulanır. Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve meslektaşlarına suyu halka bedava dağıttıkları için açılan davayı hatırlayın[viii].

Bir başka madde de Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’un 24. maddesi[ix]. DSİ tarafından su kaynaklarının geliştirilmesi için açılan her türlü tesisin kurulma, işletme ve bakımı için yapılan tüm harcamaların bu tesislerden faydalanacak vatandaş tarafından geri ödenmesini şart koşan bu madde, suyun ticarileştirilmesi politikasının ülke ölçeğini tanımlıyor. Bu arada DSİ’nin belediyelere de suyu ücretsiz vermediğini de belirtelim. Böylece belediyeler suyu vatandaşa satmak zorunda kalıyor. Son olarak da, Belediye ve Bağlı Kuruluşları ile Mahalli İdare Birlikleri Norm Kadro İlke ve Standartlarına Dair Yönetmeliğin 19. maddesi[x] var. Memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesi zorunlu olmayan hizmetlerin hizmet satın alma yoluyla karşılanması gerektiğini belirten madde şöyle devam ediyor: “Hizmetlerin yürütülmesinde; kaynakların etkili ve verimli kullanılması, hizmet kalitesi ve miktarından ödün verilmeden maliyetlerin düşürülmesi, bürokrasi ve kırtasiyeciliğin azaltılması ile hizmetlerin vatandaş odaklı sunulması ilkelerine uyulur”. Bu düzenleme ile belediyelere “daha etkin” ve “daha az bürokratik” olduğu ima edilen özel sektörün katılımı teşvik ediliyor.

Türkiye’nin su politikası, vatandaşın birincil ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik su  miktarını yüksek su faturalarıyla azaltıp, artan payı tarım/endüstri sektörünün büyüyen su talebini karşılamaya yönlendirmek üzerine kurulu. Başka deyişle, hem su politikaları hem de suyla doğrudan ilgili tarım ve enerji politikaları, doğal kaynakların devlet eliyle öncelikle ekonomik sektörün taleplerini, daha sonra halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için tam kapasite kullanılmasını sağlamaya yönelik. Bu politikalar su ve enerji tüketimini artıracağı için, bu yaşam kaynağının kirlenmesi ve tükenmesi kaçınılmaz olacak.

Ulusal Sermayeye Göre Yeterince Su Kullanmıyormuşuz!

Gelelim Türkiye’de ulusal sermayenin su meselesini ele alışına. Bir kesim sermayedar, su meselesinin küresel sermayenin yarattığı baskıların sonucunda ortaya çıktığını söylüyor. Buradan hareketle, çözüm küresel aktörlerde ve onların politikalarında değil tek bir merkezden birlikte hareket eden ulusal aktörlerde ve politikalarda aranmalıdır diyor. Suyu devlete ait ve kamu eliyle yönetilmesi gereken stratejik bir kaynak olarak tanımlayan bu kesimden farklı olarak suyu yönetecek olanın bilgi ve finansmana sahip olan özel sektör olduğunu savunan bir başka kesim de var.

Bu farklılığın yarattığı sis perdesinin arkasına baktığımızda görüyoruz ki her ikisi de “tam maliyet” yöntemi ve “kullanan öder” prensibini benimsiyor[xi]. Yani “paran kadar su kullanır, yoksa kullanamazsın” diyorlar. Daha da ötesi, Türkiye’de su kaynaklarının yeterince kullanılmadığı ve bu nedenle ülkenin geri kaldığı yönündeki açıklamalarıyla da iki görüşün su yönetimi konusunda paralel bir yaklaşımı var. Devlet söylemi ile de aynı yönde olan bu anlayışa göre, Türkiye bir an önce su kaynaklarını – Veysel Eroğlu’nun çılgın ifadesiyle – “tam kapasite” kullanmaya başlamalı. Ülkenin dört bir yanında planlanan ya da inşaatı devam eden 2000’den fazla baraj ve HES’in arkasında bu çılgın plan yatıyor. Bu çılgınlığın neden olduğu sosyal ve ekolojik yıkımı kalkınmanın kaçınılmaz bedeli olarak görüp, bu bedeli de yükselen su faturalarıyla suyu temel ihtiyaçları için kullanan vatandaşa yıkıyorlar. Bu yönüyle ulusal sermayenin, devletin, IMF ve Dünya Bankası’nın suya bakışında önemli paralellikler görülüyor[xii].

Dünya Uyanıyor: Halkların Su Mücadelesi

Neo-liberalizm dalgasıyla dünyanın tüm su kaynaklarının küresel pazara açılması, suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi uygulamaları beraberinde kirlenme, temiz su kaynaklarının azalması, buna bağlı salgın hastalıklar, göçler ve çarpık kentleşme vb. sosyal ve ekolojik sorunlara neden olarak çeşitli muhalif hareketleri de tetikledi. Yeni binyılın başlarında Bolivya[xiii], Hindistan[xiv], Güney Afrika Cumhuriyeti[xv], İspanya, İtalya ve Uruguay gibi pek çok ülkede devletin yardımıyla halka ait olan su kaynaklarını gasp edip tekrar halka fahiş fiyatla satan şirketlere karşı güçlü sosyal hareketler ortaya çıktı. Bunlardan bazıları önemli kazanımlar elde etti. 2004’de Uruguay’da şebeke suyuna erişimin bir insan hakkı olması ve su hizmetlerinin tamamıyla ve doğrudan devletin yasal tüzel kişileri tarafından yürütülmesi anayasal güvence altına alındı[xvi]. 2005’te İspanya’nın bir ucundaki Ebro Nehri’nden ülkenin diğer ucundaki endüstriyel tarım ve yoğun turizm sektörlerinin artan su talebini karşılamak için bin kilometreye yakın kanallarla bölgelerarası su transferi öneren dev proje halkın ısrarlı tepkisi sonucu iptal edildi. Genel seçimlerle birlikte Sosyalist İşçi Partisi’nin desteğini alarak “Yeni Bir Su Kültürü”ne giden yolda ilk adımı atan İspanyollar, suyun yerelden yönetimi ve su arzını artırmak yerine su tasarrufu sağlama yönünde politikalar üretmek üzere yeni bir su planı hazırlamaya başladılar[xvii].

2006’da ise Dünya Su Konseyi’nin Meksika’da düzenlediği Dünya Su Forumu ile eş zamanlı ama onun özelleştirmeci söylemine karşı olan Alternatif Dünya Su Forumu gerçekleştirildi. Alternatif Forum’da, Dünya Su Konseyi’nin halkların değil, şirket ve hükümetlerin sesi olduğu, dolayısıyla geçerliliğinin olamayacağı ilan edildi[xviii]. Halkların su mücadelesinde bir dönüm noktası olan bu tarihten itibaren her üç senede bir insanların, diğer canlıların ve gelecek kuşakların su hakkını savunan aktivistler, bilim insanları ve halk bir araya geldi. İkinci Alternatif Dünya Su Forumu 2009’da İstanbul’da gerçekleştirildi. 2010 Haziranında ise İtalya’da halkın yürüttüğü bir referandum yapıldı. Halkın %96’sı, bizde olduğu gibi belediyelerin su hizmetlerinden %7 kâr etmelerini şart koşan özelleştirmeci Legge Galli yasasına hayır dedi[xix]. Ve yasa yürürlükten kaldırıldı.

Mart 2012’de Marsilya’da 3. Alternatif Dünya Su Forumu düzenlendi. 14 Mart “Dünya Nehirleri Eylem Günü” etkinlikleriyle başlayan bu forumda dünyanın çeşitli yerlerinden yüzlerce eylemci, ekolojik yıkıma ve sosyal adaletsizliğe neden olmasına rağmen “yeşil göz boyama” ile devletler ve şirketler tarafından sihirli bir kalkınma aracı gibi gösterilen baraj ve HES’leri protesto etti. “Kâr için değil, yaşam için su” ve “nehirler özgür aksın” sloganları Marsilya sokaklarında yankılandı. Forumda suyun anayasal bir hak olarak kabul edilmesi, yönetiminin kamu eliyle olması ama halka yakın yeni bir kamu kavramının birlikte oluşturulması gerektiği vurgulandı. Su hakkının, demokrasi ve sürdürülebilirlik kavramları gibi egemen güçlerin kontrolünde eğilip bükülmemesi için bu önemli insanlık kazanımına halkların sahip çıkması gerektiği sonucuna varıldı. Forum deklarasyonunda bütün devletlerin kendi ulusal kanunları içinde suyu bir insan hakkı olarak kabul etmeleri gerektiği de belirtildi (www.fame2012.org). Haziran 2012’de Brezilya’da yapılan Rio+20 Zirvesi Deklarasyonu’nda da “suya erişim bir insan hakkıdır” denildi(http://rio20.net ). Diğer pek çok hak genel hak çerçevesinde yer alırken, su için özel bir tanımlama yapılması halkların su mücadelesinin bir zaferi olarak kabul edilmeli.

İki Bin Yıllık “Böl ve Yönet” Stratejisinin Yeni Hedefi: Su ve Köylü

Ancak bu deklarasyonun hiçbir yasal bağlayıcılığı olmadığını unutmamak gerek. Büyüyen su krizi ile birlikte, iki bin yıllık “böl ve yönet” stratejisinin yeni hedefinde su ve suyun insanları var. Suyu nehrinden alıp pet şişe ve tankerlerle, kanal ve borularla kaynağından uzaklaştıran devlet ve sermaye, aynısını köylülere de yapıyor. Suyunu gasp edip köylüyü toprağından uzaklaştırıyor. Suyu kendi varlığının bir parçası olarak koruyacak ve savunacak köylü ile suyun arasına mesafe koyup, ikisi arasındaki doğrudan ilişkiyi yok ediyor. Böylece suyu sadece fiziksel değil sosyal bağlamından da koparıp, onu insansızlaştırırarak kendi kontrolü altına alıyor. Kapitalizmin üretim ve tüketim pratiklerinin kaçınılmaz şekilde kıtlaştırdığı suyun pazar değeri de yükselecek. Bu da piyasa aktörlerinin suya olan ilgilerinin daha da artacağı ve aralarındaki rekabetin daha da şiddetleneceği anlamına geliyor. Daha çok kullanılan su daha çabuk kirlenecek ve temiz su hızla tükenecek. Yani hem Türkiye hem de dünya halklarını gittikçe çetinleşecek bir mücadele bekliyor.

Türkiye’de su mücadelesi

Beşincisi Mart 2009’da İstanbul’da düzenlenen Dünya Su Forumu öncesinde yaşananlar, Türkiye’de halkın su mücadelesi tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. O vakte kadar, su meselesi daha çok akademik ve siyasi çevrelerde tartışılmış, geniş kitlenin gündeminden uzak kalmıştı. Oysa Karadeniz Bölgesi’nde en ufak akarsuların bile üzerine inşa edilen ve planlanan binlerce baraj ve HES vardı. Güneydoğu’da 10 bin senelik kesintisiz bir tarihe sahip Hasankeyf kenti ile birlikte Dicle Vadisi’nin yüzlerce köy ve kasabasını sulara gömecek olan Ilısu Barajı’ndan ve Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) neden olduğu aşırı tuzlanma, yeraltı su seviyelerinde düşme, gübre ve tarım ilaçlarının yoğun kullanımına bağlı toprak ve su kirliliği, erozyon ve göç problemleri yıllardan beri tartışılageliyordu. Batıda Allianoi’yi önce kumlara sonra sulara gömecek olan Yortanlı Barajı ve Doğuda Munzur nehri üzerine yapılması planlanan onlarca baraj projesi söz konusuydu. Sayarsak sayfaların yetmeyeceği kadar proje ülkenin bütün sularını kontrol altına alıyor ve beraberinde geri dönüşü olmaz ekolojik felaketlere ve büyüyen bir adaletsizliğe neden oluyordu. Bu projelerden doğrudan etkilenen köylüler, projeleri bireysel olarak dava ediyor ama davalar yıllarca sürüyor ya da durdurma kararlarına rağmen baraj inşaatları tam gaz devam ediyordu. Bu deneyimlerle birlikte, geniş kitlenin katılımının ve güçleri birleştirmenin önemi daha iyi anlaşıldı. Yerel hareketler Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, Karadeniz İsyandadır Platformu ve Munzur’u Koruma Kurulu gibi geniş çatılar altında bir araya gelmeye başladı. Suyu ticarileştirme ve özelleştirme yanlısı Dünya Su Forumu’na karşı bir halk forumunun hazırlıkları, Türkiye çapında pek çok yerel hareketin bir araya gelmesine vesile oldu.

Örneğin Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, bir GAP projesi olan Ilısu barajına karşı iki başarılı uluslararası kampanya yürüttü. Çok uluslu şirketler birliği tarafından inşa edilmesi planlanan proje, insan hakkı ve çevre meseleleri alanlarında çalışan çeşitli oluşumların uluslararası ölçekte örgütlenmelerin sonucunda 2001 ve 2009 yıllarında olmak üzere iki kez iptal edildi[xx]. Ancak hükümet artık gurur projesi haline dönüşen Ilısu barajı inşaatına bu sefer yerli finans kaynaklarıyla (Garanti Bankası ve Akbank) devam edileceğini açıkladı. Karadeniz’deki yerel hareketler ise yaratıcı eylemleri ve taban direnişi ile sadece yerel değil, ulusal medyanın da gündemden düşmüyor.

Türkiye’de geniş kitlenin baraj ve kalkınma algısını sorgulatan bu eylemler artarak ve çeşitlenerek devam etmekte. Köylünün su mücadelesi, suyla ilişkisi musluğu açıp kapamaktan öteye gidemeyen kentli nesillere kendilerini var eden doğayı hatırlatıyor. Su mücadelesi hepimize suyun sadece kimyasal formülü H2O olan bir sıvı değil, nehir olduğunu, nehrin sadece nehir değil üzerinden ve altından geçtiği toprak olduğunu, toprağın sadece toprak değil  hayat verdiği yaşamlar ve kültürler olduğunu hatırlatıyor. Yaşamın ta kendisi olan suyun, yaşayan bir varlık olduğunu hatırlatıyor.

Türkiye’de su meselesine odaklanan kampanyalar mevcut. Dikkat çekici olan meseleyi insan vurgusuyla ele alanlar ile doğayı merkeze alanlar arasındaki diyalog eksikliği. Bu yapay “insan-doğa ikili karşıtlığı” algısı, bir damla desteğin bile önemli olduğu günümüzde ciddi bir güç kaybı yaratıyor. Doğanın yıkımının insanın yok oluşu olduğunu unutmadan, toplumun meselelerinden yola çıkan kapsamlı ve kucaklayıcı  bir yeni söylemin birlikte oluşturulması şart. Bireyin, toplumun, diğer canlıların ve gelecek nesillerin yaşam hakkı olan suyun korunmasını hedefleyen, suyu ekonomik kaynak değil “yaşayan bir varlık” olarak kabul eden bir anlayışın birlikte yaratılması bir zorunluluk. Suyun gerek fiziksel gerekse sosyal bağlamının bütünlüğünü tehdit eden her eylemin,  yaşamın bütünlüğünü de tehdit ettiğini artık anlamak ve anlamayanlara anlatmak gerek.

Kalkınma Paradigması Sorgulanmadan Su Mücadelesi Başlayamaz…

Halkların su mücadelesi, yüzyıllardır krizlerden beslenerek evrilen kapitalizmin karşısında gerçek bir varlık gösterebilmek için bir kitle hareketine dönüşmek zorunda. Birbirini dinlemeyen veya ötekinden habersiz bir yığın değil, ancak çok sesli bir birliktelik bir kitle olabilir. “Ekoloji Oskarı” olarak bilinen “Goldman Ödülü” (2003) sahibi ve İspanya’daki Yeni Su Kültürü Hareketi’nin liderlerinden Pedro Arrojo’nun da dediği gibi “bir paradigma değişikliği hedeflemeyen hiçbir çözüm, su meselesine çare olamaz”[xxi]. Öncelikle, IMF ve Dünya Bankası gibi neoliberal kuruluşların devletler sistemi ile halklara dayattığı kalkınma paradigmasının kimi kalkındırıp, kimi yıktığını sorgulamak gerekiyor.

Köylüyü toprağından, suyundan edip özünden uzaklaştırmak mıdır kalkınma? Ya da on UNESCO Dünya Mirası kriterinden[xxii] dokuzunu[xxiii] karşılayan Hasankeyf’i ekonomik ömrü elli seneyi bulmayacak bir baraja kurban etmek midir? Bu arada Mısır Piramitleri’nin bu kriterlerin sadece ikisini karşıladığını hatırlatalım. 1960’larda yolu Hasankeyf’ten geçen Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın “modern Türkiye’nin imajı”nı bozduğu gerekçesiyle[xxiv], Dicle Vadisi’nin sarp kayalarına oyulmuş mağaralarda bin yıllardır yaşayan Hasankeyflileri jandarma zoruyla çıkarması ve daracık beton gecekondulara hapsetmesi midir kalkınma? Öyle ki bu evlerden gizlice kaçıp tekrar mağaralarına sığınmak isteyen insanları kontrol etmek üzere bir jandarma istasyonu bile kurulmuş Hasankeyf’te. Şimdiyse o beton evlerden de olmak üzere kentin sakinleri. TOKİ yeni evler inşa ediliyor onlar için. Evler suya boğulmuş Hasankeyf manzaralı olacak. Bu arada evlerin mağdur insanlara bedava verileceğini de sanmayın. Eski evlerinin ederinin üç katı para ödemeleri gerekiyor. Ne adil bir düzen değil mi? Hem yerinden yurdundan olacak, hem de devlete borçlanacaklar. Ilısu Barajı Batman, Diyarbakır, Mardin, Siirt ve Şırnak il sınırları içindeki 200 civarında yerleşim yerini doğrudan ya da dolaylı etkileyecek olmasına rağmen bu yeni yerleşim projelerinin sadece baraj duvarının inşa edildiği Ilısu Köyü ve Hasankeyf için yapılmış olması da ayrı bir konu. Geriye kalan onbinlerce insan baraj su toplamaya başladığında kaderiyle başbaşa kalacak. Kalkınmanın ağır bedelinden en büyük payı olacak olan köylüleri yakın gelecekte artan bir fakirlik ve yerel kimlik kaybı bekliyor. Kentlileri ise göçe bağlı büyüyen bir plansız kentleşme ve buna bağlı çeşitli sorunlar.

Toplumla doğanın iç içe geçtiği, kayanın ev, toprağın su olduğu bu kültür-doğa mirası ne sadece Hasankeyflilerin, ne de bölgenin meselesi. Hatta sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın meselesi. Üstelik barajın yaratacağı ekolojik adaletsizlik sadece bizi değil, çocuklarımızı da ilgilendiriyor. Onlar ne Hasankeyf’te, ne de Birecik Barajı’nın sular altında bıraktığı antik Zeugma’da dolaşabilecek. Onlar akan değil, boğulan nehirlerin çocukları olacak. Onlar kurduyla  kuşuyla yaşamın kaynağı değil, yıkımın nesnesi olan suları içecek. Onlar, yaşam kaynakları bir avuç sermayedarın elinde silaha dönüşmüş bir ülkede doğacak. Hepimize ait olanı gasp edip, tekrar bize satan sermaye birikimine can katarak, varolan güç orantısızlığını büyütmeye devam edecek.  Ve bütün bu olup bitenin adı yıkım ve adaletsizlik değil de kalkınma olacak.

Genelin çıkarı için parçayı feda eden bir kalkınma paradigması, tıpkı insan bedeninde olduğu gibi bütünün parçalardan oluştuğunu unutturdu bize. Tarihi kalıntılarını bir müzeye taşıyarak Hasankeyf’i kurtaracağını iddia eden DSİ yetkililerinin zihniyetinin temelini oluşturan paradigma işte bu. Bu “Böl ve yönet” stratejisine karşı çıkan da “ülkenin kalkınmasına karşı” yaftasını yiyip, “terorist” ilan ediliyor[xxv]. Üstelik “genelin çıkarı” güç odaklarının elinde “güçlünün çıkarından” başka bir şey olamıyor. Doğayı ve insanları tükettikçe açlığı artan bir sistem dünyayı kavurmaya devam ediyor. Modernleşme kisvesi altında devlet-şirket simbiyotik birlikteliği insanlar, doğa ve gelecek kuşakların yaşam hakkı olan suyu ve toprağı yok ederek “kalkınıyor”. İşte bu nedenle kalkınma paradigmasını baştan aşağı değiştirmeyi hedeflemeyen bir su mücadelesi su krizine çare olamaz. Daha adil ve daha az yıkıcı bir kalkınma anlayışına giden zorlu ve uzun süreç bu sorgulamayla başlayacak.

* Bu yazı ilk kez Bilim ve Ütopya, Ekim 2012 sayısında yayınlandı. Yukarıdaki yazı güncellenmiş halidir.

Notlar

[i] Devlet Su İşleri (DSİ)  http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm

[ii] Warner, J. (2008). Contested hydrohegemony: Hydraulic control and security in Turkey. Water Alternatives 1(2), 271-288.

[iii] Güler, B. A. (2002). Küreselleşme ve Tarım Sempozyumu Bildirgesi, TZMO, Ankara, 7-8 Ocak 2002.

[iv] Kanunun tamamı için bakınız http://www.enerji.gov.tr/mevzuat/3996/3996_Sayili_Bazi_Yatirim_ve_Hizmetlerin_Yap-Islet-Devret%20Modeli_Cercevesinde_Yaptirilmasi_Hakkinda_Kanun.pdf

[v] Daha fazla bilgi için bakınız  http://www2.epdk.gov.tr/mevzuat/kanun/elektrik/elektrik.html

[vi] http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/570.html

[vii] Kanun maddesi ile ilgili daha fazla bilgi için bakınız http://www.alomaliye.com/4736_sayili_kanun.htm

[viii] Dikili Belediye başkanı Osman Özgüven’e 2008’de  hane başına aylık 10 m3’e kadar bedava su verdiği (bu kota aşıldığı durumda kullanılan toplam su normal tarifeden hesaplanıyordu) ve belediye çalışanlarına suda %50 indirim uyguladığı gerekçesi ile dava açıldı. 2010’da beraat eden Özgüven suyun bir m3’ünü 1 kuruştan vermeye başlayarak, su kotasını 13 m3’e çıkardı.

[ix] Kanunun tamamı için bakınız http://www2.dsi.gov.tr/duyuru/mevzuat/kanun/6200kanun.pdf

[x] Kanun maddesinin tamamı için bakınız http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/27356.html

[xi] USİAD (2007). Su Raporu. Ulusal Su Politikası İhtiyacımız. İstanbul: USİAD Yayınları; USİAD (2008). Su ve Toprak. İstanbul: USİAD Yayınları; USİAD (2010). Hidroelektrik Enerji için Acil Durum Tesbiti ve Öneriler.  USİAD Sektör Broşürü. İstanbul: USİAD Yayınları; TUSİAD (2008). Türkiye’de Su Yönetim: Sorunlar ve Öneriler. İstanbul: TÜSİAD Yayınları; TUSİAD (2008). Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları:  Şebek Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı. İstanbul: TÜSİAD Yayınları.

[xii] Akgün İlhan (2011). Yeni Bir Su politikasına Doğru: Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler. İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları.

[xiii] Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia. Public Citizen. http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[xiv] Vandana Shiva (2002). Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar (Water Wars – Privatization, Pollution, and Profit). Çeviren: Ali Kerem Saysel, İstanbul: BGST Yayınları.

[xv] G.J. Pienar ve E. Van der Schyff (2007). “The Reform of Water Rights in South Africa”. Law, Environment and Development Journal 3(2): 179-194.  http://www.lead-journal.org/content/07179.pdf

[xvi] David Hall, Emanuele Lobina, Violeta Corral, Olivier Hoedeman, Philip Terhorst, Martin Pigeon ve Satoko Kishimoto (Mart, 2009). “Public-public Partnerships (PUPs) in Water”. Transnational Institute. http://www.waterjustice.org/uploads/attachments/WWF5-PUPs-%20FINAL-for%20web-Zlatan.pdf

[xvii] Joan David Tàbara ve Akgün İlhan. (2008). “Culture as trigger for sustainability transition in the water domain: The case of Spanish water policy and the Ebro river basin”. Regional Environmental Change 8 (2): 59-71.

[xviii] Suyun Savunmasında Uluslararası Forum Sonuç Bildirgesi (Meksika – Tenochtitlan) 19 Mart 2006. www.alternatifsuforumu.org

[xix] David Hachfeld, Philipp Terhorst ve Olivier Hoedeman (Ocak, 2009). “Progressive public water management in Europe. In search of exemplary cases”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/progressivewaterineurope.pdf

[xx] Daha fazla bilgi için bakınız http://www.hasankeyfgirisimi.com

[xxi] 15 Mart 2012 tarihli Pedro Arrojo söyleşisinin tamamı için bakınız http://www.kesfetmekicinbak.com/dunya-suyunun-pesinde/2953n.aspx

[xxii] UNESCO Dünya Mirası kriterleri http://kvmgm.turizm.gov.tr/TR,44439/dunya-miras-listesine-alinma-kriterleri.html

[xxiii] Hasankeyf’in Dünyadaki Diğer Doğa ve Kültür Mirasları ile karşılaştırılması  – Doğa Derneği http://www.dogadernegi.org/userfiles/pagefiles/hasankeyf-raporlar/karsilastirma_turkce.pdf

[xiv] Hasankeyfliler ile söyleşi (12 Ekim 2010)

[xv] “Hasankeyf Yok Olmasın” adlı kampanyada Tarkan ve Sezen Aksu gibi geniş kitleler tarafından sevilen sanatçıların Hasankeyf’in ile ilgili fikir beyanları bile bu doğrultuda değerlendirildi. Dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun 17.12.2008 tarihli demeci ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31.10.2010 tarihli demeci örnek olarak verilebilir.