Ekopotamya Network’un 7. Konferansı Süleymaniye’de yapıldı

eko

Ekopotamya Network’un yedinci konferansı 25 Mart 2015’te, Irak Kürdistan’ının Süleymaniye şehrinde, Türkiye, İran, Irak ve Surîye’den gelen üyelerin katılımıyla gerçekleştirildi.

Konferansta, networkun çalışmalarının değerlendirilmesinin yanısıra ekolojik konularda çeşitli sunumlar da yapıldı. Yapılan sunumların başlıkları aşağıda yer almaktadır:

  1. Su ve Terörizm
  2. Mezopotamya’da Kum ve Toz Fırtınaları
  3. Suriye ve Rojava’daki Savaşta Suyun Rolü
  4. Irak’ta Su Krizi: Tehditler ve Çözümler
  5. Kanî Bil ve Daryan Barajı

Konferansta yapılan sunumlara Ekopotamya Network’un ingilizce  sayfası üzerinden ulaşılabilinir.

Ekopotamya Network yılda iki konferans düzenlemektedir. Bu konferanslardan bir Amed’de (Diyarbakır, Türkiye) diğeri is Süleymaniye’de (Irak Kürdistan’ı) yapılmaktadır.

EKOPOTAMYA NETWORK’UN 6. KONFERANSI DİYARBEKİR’DE YAPILDI

680x365cc-dyb-30-09-14-mezopotomya-ekoloji-konferans1                                                                              Amed-Sumerpark’ta gerçekleştirilen konferanstan bir görüntü.

Ekopotamya Network’un 6. konferansı Diyarbekir’de (Amed) yapıldı. Ekopotamya Network Türkiye, İran ve Irak’tan STK’ların katılımıyla 2011’de Diyarbakır’da kurulmuştu. Network’un Türkiye, İran ve Irak’tan 20 üyesi bulunmaktadır. Ekopotamya Network genel olarak ekolojik problemler, özel olarak da nehirlerin korunması konusunda çalışmalar yürütmektedir.

30 Eylül 2014 tarihinde Türkiye, İran ve Irak’tan üye grupların katılımıyla gerçekleştirilen konferansta çeşitli konular farklı başlıklar altında tartışıldı.

Konferansta networkun planlanmış çalışmalarının değerlendirilmesinin yanı sıra çeşitli sunumlarla göller, nehirler ve atmosferde oluşan kirlilik ile bunların canlı sağlığı üzerindeki etkileri değerlendirildi.

Konferansta, sunulan tebliğlerin derlenerek kamuoyu ile paylaşılması için de karar alındı.

Ekopotamya Network’un gelecek konferansı ise Şubat-2015 yılında Süleymaniye’de yapılacak.

 

 

DİYARBAKIR’DA DİCLE NEHRİ ÜZERİNDE KURULMASI PLANLANAN ÜÇ YENİ HES PROTESTO EDİLDİ

etha-20131119-amed-doga-02_display

Türkiye’nin baraj ve hidro enerji politikası yeni tepkiler doğurmaya devam ediyor. Bu tepkilerin sonuncusu dün Diyarbakır’da yapılan kitlesel protesto gösterisiydi.

Dağkapı meydanında toplanan yüzlerce kişi, hem Dicle nehri üzerinde yapımı planlanan üç yeni hidro-enerji santrali ve baraj gölünü, hem de genel olarak Türkiye’nin baraj politikasını protesto ettiler. Göstericiler, yapımı hala devam eden Ilısu barajının durdurulması gerekirken, bunun yerine Kürdistan’da yeni barajlar inşa etmenin bir tür “kültürel soykırım” olduğunu söyleyerek, Türkiye hükümetini bu tavrından dolayı şiddetle kınadılar. Göstericiler, doğaya ve insanlara zarar veren bütün baraj ve HES projelerinin durdurulmasını da talep ettiler.

Bilindiği gibi Dicle nehri üzerinde yapımı sürdürülen Ilısu nehri hem Türkiye hem de Irak’ta yaşayan Kürtlerin tepkisini çekerken, aşağı akım bölgede yaşayan Arapların da yaşam alanlarını tehdit ediyor. Bu nedenle bölgede yaşayan insanlar protestolar yoluyla tepkilerini ifade ederken, Türkiye hükümetinin baraj ve HES politikası henüz değişmiş değil. Bölgede yaşayan insanların önemli bir kısmı, Türkiye’nin uyguladığı baraj ve HES politikasının sadece enerjiyle alakalı olmadığını, bundan daha fazla Irak’taki Kürt bölgesini kontrol etme arzusundan kaynaklandığına inanıyor.

Dicle nehri üzerinde yapımı planlanan üç yeni hidro-elektrik santrali ve baraj gölü, iki hafta önce Diyarbakır’da yapılan Ekopotamya Network konferansında da eleştirilmiş ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den konferansa katılan üyeler, bu barajlara karşı olduklarını deklare etmiş ve bu projelerin iptal edilmesi gerektiğini belirtmişlerdi.

EKOPOTAMYA NETWORK BİLEŞENLERİ DİYARBAKIR’DA TOPLANDI

1375639_603917039673224_1501995921_n

Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den baraj yapımına eleştirel yaklaşan gruplar 31 Ekim’de Diyarbakır’da bir araya gelerek Ekopotamya Network’un dördüncü konferansını gerçekleştirdi. Yeni üyelerin katılımının da gerçekleştiği konferansta networkun rutin çalışmalarının yanı sıra Dicle nehri üzerinde yapılması planlanan üç yeni hidro-elektrik santrali de değerlendirildi. Network bileşenlerinin tümüyle karşı çıktığı bu yeni baraj projeleri konferansın sonuç bildirgesinde de ağırlıklı yer buldu.

Bildirgenin Türkçesini aşağıdadır:

4. EKOPOTAMYA NETWORK KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ,

31 EKİM 2013, DİYARBAKIR

 

Ekopotamya Network’un dördüncü konferansı 31 Ekim 2013 tarihinde Diyarbakir’da yapıldı

Konferansta, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den gelen katılımcılar buluşup networkun çalışmalarını ve hedeflerini değerlendirdiler.

 

Konferansta, Ilısu barajının ardından Dicle nehrini riske eden yeni bir tehdit üzerinde duruldu. Bu tehdit, Dicle nehri üzerinde kurulması planlanan üç yeni hidro-elektrik santralı ve baraj gölüdür. Bu barajlardan biri Diyarbakır kent merkezine oldukça yakın mesafedeyken, diğer ikisi Dicle ilçesine yakındır.

 

Bilindiği gibi son on yılda Türkiye Cumhuriyeti hükümeti pek çok  yeni baraj ve hidro-elektrik santralı inşa etmeye başladı ve bu santraller farklı bölgelerde ciddi sorunlara ve tepkilere yol açtı. Ilısu barajının yaratacağı olumsuz etkiler ise zaten bilinmektedir. Hem Türkiye hem de Irak’ta binlerce insan Ilısu barajından direkt olarak etkilenecektir ve yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalacaklardır. Bunun yanında, barajlar nedeniyle Dicle nehrinde su kalitesi her geçen gün düşmektedir. Dolayısıyla, küresel ısınma, kirlilik, nehir üzerindeki mevcut barajlar derken, şimdi Dicle nehri üzerinde yapımı planlanan bu yeni barajların tehdidi ile karşı karşıyayız.

 

Bizler, Ekopotamya Network bileşenleri olarak, daha önceki baraj inşaatlarında olduğu gibi, Dicle nehri üzerinde yapımı planlanan bu yeni barajlara da şiddetle karşı çıkıyor ve bu planların uygulanmaması için  çaba göstereceğimizi declare ediyoruz. Mevcut durumda, insanların Dicle nehri üzerine kurulu barajlardan dolayı zaten ciddi sıkıntı yaşadığı göz önüne alındığında, nehir üzerinde yeni barajlar ve hidro-elektrik santralleri inşa etmek demek bir insan hakkı ihlali olduğu gibi doğaya karşı işlenmiş bir suçtur.  Bu nedenle, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan insanlar olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini şiddetle eleştiriyor ve Dicle nehri üzerinde yapılması planlanan bu üç yeni barajın iptal edilmesini istiyoruz.

 

Ekopotamya Network Bileşenleri:

 

IRAK:

1.Green Hand Organisation

2. Hawar Organisation for Supporting Syrian refugees

3. Civil Development Organisation

4. Kurd M.A.D

5. WDTO

6. Green Kurdistan Organisation

7. KYEO

8. Gayandn

9. Kurdistan Youth International Group

10. Nature Iraq

 

İRAN:

1. Alpin Club of Iran

2. Cenesta

3. Kariza

TÜRKİYE:

1.Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi

2.Pasur Doğal Çevreyi Koruma Girişimi)

3.Cilo Doğa Derneği

4. Ekoloji Derneği

5. EKO-JÎN

6. Cizre Kültür Koruma Girişimi

Ekopotamya Network’ünün 3. konferansı Süleymaniye’de gerçekleştirildi.

suleymaniye-meeting-600Türkiye, İran ve Irak’tan mevcut hükümetlerin baraj ve HES politikalarına eleştirel yaklaşan grupların oluşturduğu Ekopotamya Network’un 3. konferansı 29 Şubat 2013 tarihinde Irak- Federal Kürdistan bölgesindeki Süleymaniye kentinde gerçekleştirildi.

Network üyelerinin yapılan çalışmaları değerlendirdiği konferansta Mezopotamya dahilindeki politik gruplar,  sivil toplum örgütleri ve hükümetlere sunulmak üzere bir “Alternatif Baraj Politikası Deklarasyonu” hazırlandı. Deklarasyon, yakında ilgili kesimlere iletilerek kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Civil Development Organization (CDO)un ev sahipliği yaptığı konferans, 2013 çalışmalarının planlanması ve yeni grupların katılımı ile sona erdi.

Dersim’e müjde! Baraj yapılmayacak

Tunceli’de halkın şikayeti ile açılan davada Ankara 8′inci İdare Mahkemesi, Munzur Vadisi’nde yapılması planlanan Bozkaya HES projesinin iptaline karar verdi.

 

21/01/2013, Radikal

Munzur Vadisi üzerinde yapılması planlanan Bozkaya Hidro Elektrik Santrali’nin, bölgenin ekolojik dengesini bozacağını ve ÇED kararı alınmadan projenin hazırlandığı gerekçesiyle karşı çıkan ve projenin iptali için 22 kişinin avukatları aracılığı ile açtığı dava sonuçlandı. Daha önce yürütmenin durdurulması kararını veren Ankara 8’inci İdare Mahkemesi davanın sonunda projenin iptaline karar verdi.

Avukat Özgür Ulaş Kaplan, mahkemenin verdiği bu kararla halkın barajlara karşı önemli bir zafer kazandığını söyledi. Kaplan, başvuruları ve açtıkları davalar üzerine Munzur Vadisi’ndeki 3 ayrı baraj projesinin iptali için mahkeme yürütmenin durdurulması kararı verildiğini hatırlattı. Kaplan, şöyle dedi:

“Bozkaya HES için açtığımız davada mahkeme davayı esastan görüşerek çok önemli olan ve diğer barajlar için emsal olacak karar verdi. 13 Aralık 2013 günü Ankara 8’inci İdare Mahkemesi, Bozkaya Barajı ve HES projesinin hazırlanmasında ÇED onayı alınmadığı ve baraj projesinin hukuka aykırı olduğunu tespit ederek lehimize karar vererek Bozkaya HES projesini tümden iptal etmiştir.”
Avukat Kaplan, Munzur ve Pülümür Vadisi’nde birçok baraj projesinin ÇED onayı alınmadan hazırlandığını ve baraj yapılmasına karar verildiğini savunurken şöyle konuştu:

“Bu baraj projelerinin de iptal edilmesini bekliyoruz. Bozkaya HES için alınan karar kesinlikle emsal bir karar olacaktır. Dersim’in kutsal mekanlarının bulunduğu ve Türkiye’nin en güzel vadilerinden olan birçok endamik bitki örtüsü bulunan Munzur ve Pülümür vadilerine baraj yapımlarının durdurulması Dersimliler için çok önemli bir karardır. Bizler vadilerimizin doğal haliyle kalması için hukuk mücadelemizi sonuna kadar sürdürmeye kesinlikle kararlıyız.”

Tunceli’deki baraj projelerinin çoğunlukla 1993 yılından önce hazırlandığı için o dönem baraj ve HES projeleri için ÇED onayı alınmasına gerek duyulmadığını söyleyen Avukat Özgür Ulaş Kaplan, “Mahkeme bunun hukuka uygun olmadığını günümüz kanunlarının geçerliği olduğunu belirti” diye konuştu. (DHA)

Türkiye’de ve dünyada su hakkı mücadelesi

Yayınlanma tarihi: 22 Kasım, Perşembe, 2012 · Yorum yap

 

Son yirmi yıl içinde su krizinin süregen bir hal almasıyla birlikte su hakkı kavramını daha çok duyar olduk. Ancak “su hakkı”nın tarihçesi daha öncesine dayanıyor. Bu kavram İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) gibi çeşitli uluslararası metinlerde insanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı içinde adı geçmese de, örtük olarak kabul edilmekteydi. Yani yeni bir hak değil, erozyona uğramış bir yaşam hakkının değişen sosyal ve ekolojik şartlara göre yeniden tanımlanması söz konusu. Çünkü dünyanın su kaynakları, tıpkı diğer doğa varlıkları gibi neoliberalizmin kuşatması altında. İşte bu noktada su hakkı kavramı anlam kazanıyor  ve  kendisinden mahrum olanları bir araya getiriyor.[1]

Neden su krizi?

Ekolojik kriz hayatımızı her geçen gün daha şiddetli bir biçimde etkiliyor. Su meselesi ise bu krizin şüphesiz en önemli bileşenlerinden biri. Zira su gezegendeki tüm canlılar ve yaşam alanları için eşit oranda vazgeçilemez ve yeri doldurulamaz bir varlık. Ve bu varlık hem insan faaliyetlerinden, hem de doğanın kendi dinamiklerinden kaynaklanan baskılar altında. Su krizinin temelinde insan faaliyetleri var. Yoğun su ve enerji kullanımına dayalı üretim ve tüketim pratikleri dünyanın her yerinde doğa ve su kaynaklarını hızla kirleterek tüketiyor. Teknolojik gelişmeler ve küreselleşen ekonomi ile birlikte fiziksel ve siyasi sınırlar aşıldıkça daha çok üretim ve tüketimin önü açılıyor. Bu da ivmelenen bir su kullanımı, kirlenmesi ve tükenmesi demek.  Bunun dışında bir de suyun dünyanın her yerine homojen bir biçimde var olmaması durumu mevcut. Bir yanda yılda sadece 24 mm yağış alan Sahra Çölü gibi kurak bölgeler var. Öte yanda yıllık yağışı 12 bin mm’ye yaklaşan Hindistan’ın Meghalaya eyaletindeki Cherrapunjee gibi şehirler var. Başka bir ifadeyle, dünyanın bazı yerlerini kuraklık kavururken, başka yerlerini de seller götürüyor. İşin kötüsü, bu durum daha da şiddetleniyor. Ancak bu şiddetlenmenin  de arkasında büyük ölçüde aynı insan faaliyetleri var.

Kriz ne boyutta?

Bugün dünya nehirlerinin en az %60’ı büyük ölçekli barajlarla (baraj duvarı 15 metreden yüksek ya da 3 milyon m3’den fazla) kısmen ya da tamamen tutulmuş durumda[2]. Bu barajlar suya erişimi kolaylaştırıp civarlarındaki tarım, sanayi ve kentleşme  uygulamalarını baştan sona değiştiriyor. Yoğun sulama gerektirmeyen geçimlik ya da geleneksel tarımdan büyük miktarda su isteyen endüstriyel tarıma geçiliyor[3]. Endüstriyel tarım sadece yoğun su değil, aynı zamanda büyük oranlarda kimyasal gübre ve ilaç kullanımını da beraberinde getiriyor. Sadece bu tarımsal faaliyetler değil, kentsel ve endüstriyel kullanım sonucunda da kirlenen su ve toprak, insanlar kadar diğer canlıların da yaşam alanlarının daralması ve kirlenmesi anlamına geliyor. Öyle ki sadece 1970’lerden bu yana dünyada tatlı su kaynaklarında yaşayan canlı türlerinin yarısından fazlası yok oldu (www.panda.org).

Tabi ekolojik kriz sınır tanımayan bir olgu. Doğayı yok eden her faaliyet, doğrudan ya da dolaylı insanı da yok ediyor. Bugün dünyada 1,4 milyar insan temiz suya erişemiyor (www.unicef.org). Üstelik 2032 yılında dünya nüfusunun yarısının suya erişimde ciddi sıkıntı çekeceği ön görülüyor (www.who.org). Mesele elbette suyun yetersiz olması değil. Zira dünyada her canlının ihtiyacına cevap verecek temiz su  mevcut. Esas sorun hem temiz su kaynaklarının haksız paylaşımı, hem de bunların kendini yenileme kapasitesinin çok üstünde kullanımı ve bu durumun giderek şiddetlenip tüm dünyayı etkisi altına almaya başlaması. Günümüzde her sekiz saniyede bir çocuk kirli su içtiği için ölüyor (www.foodandwaterwatch.org). Dünyadaki hastalıkların %80’i  kirli sulardan kaynaklanıyor ve kirli su, tüm dünyada sıtma, AIDS, savaşlar ve trafik kazalarının toplamından daha çok sayıda çocuğun ölümüne neden oluyor (www.who.org).

Su krizi ve ekolojik adaletsizlik

İyi de susuzluktan ölenlerin nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu bir dünyada, bir ABD vatandaşının musluğundan günde ortalama 580 litre[4] su akmasına ne demeli? Haiti Cumhuriyeti’nde günlük su kullanımı ise sadece 20 litre.  ABD’de yaşayan bir insanın ortalama sanal su tüketimi ise musluğundan akan suyun 13 katı fazla. Yani ABD’de yaşayan bir insanın ortalama günlük sanal su tüketimi 7,7 ton ediyor (www.waterfootprint.org). Tabi bu meselenin ülkeler boyutundaki fotoğrafı. Bir de aynı ülkede hergün tonlarca suyla sulanan çim sahalarda golf oynayanlarla, içmeye su bulamayanlar yanyana yaşıyor. Demek ki su krizi herkesi eşit etkilemiyor. Kimisini hasta edip öldürürken, kimisini de teğet geçiyor. Su krizinden de, ekolojik adaletsizlikten de en büyük payı yoksul çoğunluklar, diğer canlılar ve gelecek nesiller alıyor.

Su krizine nasıl bir çözüm?

Hayat veren suyun adını artık seller, kuraklıklar, kirlilikler, ihtilaf ve savaşlarla anar olduk. Seller ile kuraklıklar arasında savrulmaya başlayan, aşırılaşan iklimlerin neden  olduğu sorunlarla ve neo-liberal ekonominin sınırları aşarak küreselleşmesi ile büyüyen su ve enerji talebiyle baş edemeyen yönetimler meselenin bu noktayan getirdi. İklim krizini hala çoğu ülke yöneticilerinin çeşitli biçimlerde görmezden geldiği, kısa iktidar dönemlerinde çözüm üretilmesi zor ve ödüllendirici olmayan bir mesele. Ayrıca iklim değişikliğinin karbon emisyonlarıyla olan doğrudan ilişkisini kabul etmek demek daha az enerji tüketmek gibi kalkınma dışı bir amaca yönelmek demek. Dünyada böyle bir amaca yönelik adımlar atan ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Endüstriyel tarım daha fazla su talep ediyor, buna hayır diyen ülke sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Dünya devletlerinin ezici çoğunluğu, bunu tam tersine, artan su ve enerji talebini sorgusuz sualsiz karşılamanın peşinde.       Böylece esas nedeni büyüyen su ve enerji talebi olan kriz başka bölgelere, başka ülkelere ve başka mecralara aktarılıyor. Bununla da kalınmayıp, “suyu ve enerjiyi ihtiyaç fazlası tüketme sorunu” gelecek kuşaklara öteleniyor. Yani daha doğmamış olana, kurda kuşa yüklenen ekolojik borç artmaya devam ediyor.

Ticarileştirme ve özelleştirme çözüm mü?

Devletlerin su kriziyle mücadelede sıklıkla benimsediği yol, artan su ve enerji talebini sorgusuz sualsiz karşılamak. Bu çözüm anlayışı Birlemiş Milletler (BM), Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kuruluşları ile tüm dünyaya yayılıp, hakim kılınıyor. Bu küresel kuruluşlara göre su krizi öncelikle “dünya nüfus artışı” ve “suyun yapay olarak maliyetinin altında fiyatlandırılması” gibi nedenlerle ortaya çıkıyor (www.imf.org). Aynı anlayış ayrıca suyun kamu eliyle yürütülmesini de önemli bir sorun olarak tanımlıyor. Problem böyle tanımlanınca da, çözüm olarak suyun “tam maliyete göre fiyatlandırılması”nın ve suyun yönetiminin özel şirketlere devredilmesinin önerilmesi kaçınılmaz oluyor. Bu neoliberal zihniyete göre şirketler kamu organları gibi bürokratik değil ve gerek bilgi anlamında gerekse finansal boyutta daha fazla kaynağa sahipler. Bu iddialardan hareketle özel şirketlerin su krizini çözmede kamudan daha başarılı olacağına inanıyorlar.

Su kaynakları ve hizmetlerinin özelleştirilmesi bazı gelişmiş ülkelerde 1970’lerde başlarken, 1990’lardan itibaren tüm dünyaya yayılmaya başladı. Bugün tüm dünyada su hizmetleri %10 oranında özel şirketlerce yürütülüyor. Bu durumun önemli sonuçlarından biri de suyun fiyatının artması ve suya erişimde varolan adaletsizliğin büyümesi. Faturasını ödeyemeyecek kadar yoksul olduğu için suyu kesilen, evine icra gelen insan manzaraları kanıksanıyor. Artık Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede ön ödemeli su sayaçları kullanılıyor. Su satarak kâr eden şirketler su tasarrufunu değil, tüketimini teşvik ettiği için, su kaynakları daha hızlı kirlenip, tükeniyor.  Bir yerdeki suyu kirleten şirket, başka bir yere yöneliyor. Dünyanın pek çok ülkesinde akarsular ve göller de özelleştirilmeye başlandı. Suya doğrudan bağımlı olan kırsal kesim göç etmek zorunda kalırken, ekosistemlerde büyük yıkımlar yaşanıyor.

Bir de tüm bunlardan yeni bir sektör doğdu; ambalajlı su sektörü. Musluk suyunu şişeleyerek 500 ila 2000 kata kadar daha pahalı satan su şirketleri kısa sürede birikimlerini artırıp, gücüne güç katıyorlar. Artan talepleri, pet şişeleri ve yoğun karbon ayakizleriyle tatlı su kaynaklarını kirleten ve tüketen bu sektör,  halkın bütçesinde “içme suyu” ve “kullanma suyu”na ayrı iki kalem yarattı. Suyu kalkınma, büyüme ve güvenlik gibi ulusal çıkarların hayata geçirilmesinde bir araç olarak gören devletler de su kaynaklarının yönünü değiştirme, enerji kaynağı olarak kullanma ve hatta hegemonya kurma gibi uygulamalarda bulunuyor, bunları barajlar, HES’ler ve su kanalları gibi büyük hidrolik projelerle hayata geçiriyorlar. Bu hidrolik yapılar doğa-kültür miraslarının yok oluşundan, büyük göçlere, ekolojik yıkımlardan depremlere çeşitli sosyal-ekolojik sorunlara neden oluyor. Sonuç olarak, şirketlerin ve devletlerin su krizini çözme adına geliştirdiği bu anlayışın uygulamaları su krizini çözmek yerine derinleştiriyor.

Öyleyse çözüm ne?

Suyun ticarileştirme ve özelleştirme yoluyla korunamayacağı, bilakis hızla kirlenerek tükeneceğinin ve bundan da en fazla yoksul kesimin etkileneceğinin anlaşılmasıyla birlikte su hakkı kavramı daha fazla dile getirilmeye başladı. Kâr değil, adalet merkezli bu kavram, su kaynaklarının ve hizmetlerinin ticari bir metaya çevrilemeyeceğini ve özelleştirilemeyeceğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre su herkesin ve her canlının yaşam hakkıdır, çünkü su olmadan yaşam da olmaz. Suya erişim hak olduğuna göre, bu hak parayla satılamaz. Satıldığı zaman hak olmaktan çıkar, ancak parasını ödeyenin eriştiği bir ekonomik metaya dönüşür. Ön ödemeli su sayaçları, artan su fiyatları ve büyüyen ekonomik taleplerin yarattığı baskılar sonucunda suların hızla kirlenerek tükenmesi bunun en bariz kanıtlarıdır.

Ekolojik adaletsizliğe ve yıkıma karşı durmak için su hakkı

Su hakkı ayrımsız şekilde her insanın ve canlının sağlıklı bir biçimde yaşamını sürdürmesi için yeterli miktarda temiz suya erişmesi demek. Su hakkını savunanlar suyun insanlar ve tüm canlılar için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz bir yaşam kaynağı olduğunu, başka bir ifadeyle su hakkının bir yaşam hakkı olduğunu savunuyorlar. Yaşam hakkının ticareti yapılamaz, bu hak alınıp satılamaz, parası olmadığı için ya da başka nedenlerle kimse bu haktan mahrum bırakılamaz. Hatta yaşam hakkının temel unsuru olan suyun kendisinin de hakkı var. Su hakkını savunanlar suyun ekonomik bir kaynak olarak görülemesine, ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı mücadele ederken, suyun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması, ve tüm canlıların suya erişiminin sağlanması için ulusal ve uluslararası yasal metinlerle bir yaşam hakkı olarak güvence altına alınmasını talep ediyorlar.

Su Savaşları: Bolivya Cochabamba mücadelesi

Su hakkını korumaya yönelik en önemli sosyal hareket 1999’da Bolivya’da ortaya çıktı. Cochabamba kentinde belediyenin su hizmetlerini özelleştirilmesi ile başlayan süreç su hakkı kavramının somutlaşmasında dünyada bir milat sayılabilir. Kentin su hizmetlerinin özelleştirmesinin sonucunda su fiyatları önemli ölçüde arttı. Bu artışın birincil nedeni ise, şirketin altyapı hizmetleri için gereken bütçeyi vatandaşlardan çıkarmaya çalışmasıydı[5]. Hatta su şirketi halkın topladığı yağmur suyuna bile gözünü dikerek, o suyun bile kendisine ait olduğunu iddia etti[6]. Buna bir tepki olarak  ortaya çıkan toplumsal hareket ise hükümetin devrilmesine giden bir süreci başlattı. Ayrıca Cochabamba hareketinin bir kazanımı olarak, 2009 Bolivya  Anayasası’nına şöyle bir madde eklendi: “Herkes evrensel nitelikteki su hizmetlerine eşit olarak sahip olmalıdır. Su ve hıfzıssıhhaya erişim bir insan hakkıdır, imtiyaz veyaözelleştirme konusu olamaz”[7].

Ekolojik adalet için su hakkı

Cochabamba’nın ardından, dünyanın çeşitli yerlerinde su adaleti hareketleri ortaya çıktı. Uruguay’da 2004’te referandumla su üzerine anayasal değişiklik yapıldı. Yeni anayasaya “su yaşam için vazgeçilmez bir varlıktır ve içilebilir suya ve kanalizasyona erişim bir temel insan hakkı” ibaresi eklendi[8]. İtalya’da 2007 yılında su hizmetlerinin tekrar kamu kapsamına alınması için başlatılan bir kampanya sonucunda 400 bin imza toplanarak referanduma gidildi. 2011’de gerçekleşen referandum sonucunda İtalya’da suyu ve su hizmetlerini özelleştiren mevcut yasalar referanduma katılanların %96 oyuyla red edildi[9]. Ayrıca 2006 yılından itibaren her üç senede bir düzenlenen resmi Dünya Su Forumun’nun özelleştirmeci yaklaşımına karşı olarak düzenlenen Alternatif Dünya Su Forum’larında da su hakkının evrensel olarak kabul edilmesi için çalışmalara başlandı. Avrupa Vatandaşları Girişimi[10] adlı bir platform Avrupa Birliği ülkeleri çapında başlattığı imza kampanyasıyla suya ve hıfzıssıhhaya erişimin anayasalarda insan hakkı olarak tanınması için çalışıyor. Şimdiye kadar 50 bine yakın imza toplandı.

Dünya ülkeleri su hakkını tanımaya başlıyor

2010’da ise Bolivya’nın on sene öncesinde başlayan girişimiyle BM Genel Kurulu su hakkı için toplandı. “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, güvenli ve temiz içme suyuna ve hıfzıssıhhaya erişimin yaşamdan ve insan haklarından sonuna kadar faydalanılması için temel bir insan hakkı olduğunu kabul eder” maddesi 124 ülkenin evet oyuna karşılık, 42 çekimser oyla kabul edildi. Türkiye de çekimserler arasında yer aldı. Ancak hemen belirtelim ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/son maddesine göre; usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Su hakkı gibi temel hak ve özgürlüklere ilişkin kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümleri esas alınır. Bir başka deyişle Türkiye önünde sonunda bu anlaşmayı imzalamak durumunda kalacak.

Suyun kendi hakkı

Su hakkı insanın suya erişimi ile de sınırlı kalmıyor. Bu kucaklayıcı kavram diğer canlıların, ekosistemlerin ve akarsuların haklarını da gündeme getiriyor. Şirketlerin ve devletlerin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin 1997’den bu yana düzenlediği suyun özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesini savunan Dünya Su Forumlarına karşı gerçekleştirilen Alternatif Dünya Su Forumlarında da ele alınan su hakkı, kısa süre içinde insanın egemenliğine ait olmaktan çıkıp suyun öz hakkına doğru evrilmeye başladı. 2012’de Marsilya’da düzenlenen son Alternatif Dünya Su Forumu’nda nehirlerin su haklarından, suyun öz hakkından bahsedildi. Bu doğrultuda, Yeni Zelanda’da 140 yıl süren bir hukuksal mücadele sonucunda Whanganui Nehri’nin ekolojik haklarının tanınmış[11] olması gelişen su hakkı kavramına önemli bir örnek teşkil ediyor.

Türkiye’de su hakkı ne durumda?

Türkiye’de su hakkı temel insan hakları arasında henüz yer almıyor. Hatta mevcut yasalar ve düzenlemeler ile tam tersi yönde suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi söz konusu. Bunlardan biri Türkiye’de bütün büyük şehir belediyelerinin uymak zorunda olduğu 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi[12]. Bu maddeye göre, yerel yönetimler yürüttükleri tüm hizmetlerin gerçekleşmesi için harcanan yönetim ve işletme masrafları, amortismanları doğrudan gider olarak yazılan yenileme giderleri ve iyileştirme-genişletme giderlerine ek olarak minimum %10 kâr içerecek bir fiyatlandırma yapmak zorunda. Böylece bu yasayla belediyeler ile su ve kanalizasyon idareleri su hizmetlerinde minimum %10 kâr esasına göre çalışan ticari işletmelere dönüşüyor. Hatta Temmuz 2012’de ilginç bir gelişme yaşandı. Bu maddeden kâr etme ibaresi kaldırılmadı ama “%10’dan aşağı olamayacak biçimde” kısmı kaldırıldı[13]. Bu da aslında şu anlama geliyor, artık belediyeler suyun fiyatını belirlerken istediği kadar kâr payı koyabilecek.

Bir başkası ise 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesi[14]. Bu maddede şöyle deniyor: “Genel bütçeye dâhil daireler ile katma bütçeli idareler, bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlar, kanunla kurulan fonlar, kefalet sandıkları, sosyal güvenlik kuruluşları, genel ve katma bütçelerin transfer tertiplerinden yardım alan kuruluşlar, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkları ile müesseseleri, il özel idareleri ve belediyeler ile bunların kurdukları birlik, müessese ve işletmelerde… üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulanmaz”. 2002 yılında yürürlüğe giren bu yasa, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar tarafından öngörülen güçlü ekonomiye geçiş programının uygulamaya konulması amacıyla çıkartılmış. Bu yasaya göre kamu zararı, mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasından kurum sorumlu tutuluyor. Artışa engel ifadesi bile, bu kamu kurumlarından kâr beklendiğini gösteriyor. Örneğin bedelsiz su hizmeti vermek kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olacağı için yasal kabul edilmiyor. Bedelsiz su hizmeti veren kamu görevlisi hakkında ise tıpkı Dikili Belediyesi örneğinde de görüldüğü gibi Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanıyor.

Bir diğeri de Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’un 24. maddesi[15]. Bu yasaya göre DSİ tarafından su kaynaklarının geliştirilmesi için kurulan her türlü tesisin kurulma, işletme ve bakımı için yapılan tüm harcamaların bu tesislerden faydalanacak olanlar tarafından geri ödenmesi şart. Buna ek olarak, DSİ yerel yönetimlere suyu ücretsiz de vermiyor. Böylece suyu para karşılığında alan belediye su hizmetlerini verdiği vatandaşlarından da bedel almaya mecbur kalıyor. Böylece belediyeler, su ve kanalizasyon işleri müdürlükleri özel hukuk kurallarına göre davranmak zorunda bırakılıyor. Örneğin borcunu ödemeyen abonenin suyu kesiliyor. Borç kanuni yollardan alınamazsa ve su kapama tarihinden 6 ay sonra borç tahsil edilemezse, hesap tasfiye edilerek sözleşmesi iptal edilip, sayacı kaldırılıyor. Böylece suya erişme hakkı, ödeyecek gücü olmayan vatandaşın elinden alınıyor.

Türkiye’de  de su hakkına yönelik çalışmalar var

Tabi tablo tamamen karanlık değil. Türkiye’de su hakkını kazanmaya yönelik önemli bir kaç gelişmeden bahsetmekte fayda var. İlki İzmir Dikili Belediyesi’nin 2000’lerin ortasından itibaren hane başına aylık 10m3’e kadar olan suyu insanın temel ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli miktar olarak hesaplayıp, bedava vermesi[16]. Bu miktar aşılırsa, kullanılan suyun tamamı normal tarifeden hesaplanıyor. Bu uygulama yüzünden Dikili belediye başkanı Osman Özgüven ve belediye meclis üyeleri hakkında dava açıldı. Özgüven ve belediye meclis üyeleri ancak iki sene sonra suçsuz bulundu. Bu uygulama halen devam ediyor ve hatta kota 13 m3’e çıktı. Ayrıca kotayı aşmamak için tasarruflu su kullanan hanelerin oluşturduğu Dikili beldesinde hatırı sayılır bir su tasarrufu sağlanmakta.

BDP ise “Temiz Suya ve Gıdaya Erişim Hakkı” adı altında bir yasa tasarısını meclise çalışması var. CHP İstanbul milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Umut Oran da, geçtiğimiz nisanda, toplam aylık geliri brüt asgari ücretten az olan ailelere ait hanelerde kullanılan suyun 10 m3’e kadar olan kısmının bedava verilmesi amacıyla kanun teklifi verdi[17].

Su herkesin hakkı, su mücadelesi herkesin mücadelesi

Su hakkına yönelik en son gelişme ise Su Hakkı Kampanyası’nın Türkiye Anayasası’nda yeterli miktarda temiz suya erişimin insan hakkı olarak kabul edilmesi için başlattığı kampanya[18]. “Su Hakkı Talep Ediyoruz!” adlı kampanya  17 Ekim’de İstanbul’da gerçekleşen bir basın toplantısıyla başladı[19]. Bu yeni bir kampanya olmakla birlikte aslında yeni bir hak talebinde bulunmuyor. Tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkının vazgeçilmez unsuru olan su hakkının tanınması ve anayasal güvence altına alınmasını savunuyor. Bu da temel ihtiyaçlara yetecek miktar ve kalitede suyun ücretsiz olarak sağlanmasının yani temiz ve içilebilir nitelikte suyun şebeke sularından sağlanmasının devlet tarafından garanti edilmesi demek.  Kampanya ayrıca su tarifesinin belirlenmesinde kârı esas alan “4736 Sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri Kanunu”, “2560 sayılı İSKİ Kanunu”nun 23. maddesindeki  düzenleme ve benzeri kanunların yürürlükten kaldırılmasını talep ediyor. Suyla ilgili alınan kararların toplumun tüm kesimlerini kapsayacak biçimde katılımcılık ilkesi ile alınmasının sağlanması ve bu kararlar doğanın, tüm canlıların ve gelecek kuşakların su hakkını koruyacak nitelikte bütünlükçü olmalısını gerektiğini belirtiyor[20].

Dr. Akgün İlhan ve Nuran Yüce

 

Notlar

[1] Bu yazı 30 Ekim 2012 tarihinde yayınlanmış olan Akgün İlhan ve Nuran Yüce’nin hazırlayıp sunduğu 94.9 Açık Radyo’da Su Hakkı Programı’ndan bölümler içermektedir. Programa www.suhakki.org sitesinden ulaşabilirsiniz.

[2] WCD (2000). Dams and Development: A New Framework for Decision-making. London & Scarling, VA: Earthscan.

[3] Dünya Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre tarım sektörünün su kullanımı, endüstriyel ve kentsel su kullanımında çok daha fazla. Bu oran Türkiye’de %74 iken, dünyada %70 civarında. http://www.fao.org/nr/water/aquastat/water_use/index.stm

[4] UNEP (2006). Human Development Report. Beyond Scarcity: Power, Poverty and the Global Water Crisis, New York: Palgrave Macmillan.  http://hdr.undp.org/en/media/HDR06-complete.pdf

[5] “Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia”. Public Citizen. http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[6] Olivera, O. ve Lewis, T. (2004).  Cochabamba: Water War  in Bolivia, Cambridge: South End Press.

[7] Nueva Constitucion Politica del Estado de Bolivia de 2009  http://www.justicia.gob.bo/index.php/normas/doc_download/35-nueva-constitucion-politica-del-estado

[8] Hall ve diğerleri (Mart, 2009). “Public-public Partnerships (PUPs) in Water”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/pupinwater.pdf

[9] David Hachfeld, Philipp Terhorst ve Olivier Hoedeman  (Ocak, 2009). “Progressive Public Water Management in Europe. In Search of Exemplary Cases”. Transnational Institute (TNI). http://www.tni.org/sites/www.tni.org/files/download/progressivewaterineurope.pdf

[10] European Citiziens’ Initiative http://www.right2water.eu/

[11] Bu Nehrin Tüzel Kişiliği Var http://www.iklimhaberleri.com/2012/09/bu-nehrin-tuzel-kisiligi-var.html

[12] http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/570.html

[13] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/07/20120721-24.htm

[14] http://www.alomaliye.com/4736_sayili_kanun.htm

[15] http://www2.dsi.gov.tr/duyuru/mevzuat/kanun/6200kanun.pdf

[16] Bu kota 2011 yılından itibaren 13 m3’e çıkarıldı. Ayrıca suyun metreküpü de sembolik bir ücretle 1 kuruş olarak belirlendi.

[17] CHP’den Dar Gelirli Aileler için Yasa Teklifi  http://siyaset.milliyet.com.tr/chp-den-dar-gelirli-aileler-icin-yasa-teklifi/siyaset/siyasetdetay/29.04.2012/1534215/default.htm

[18] “Su Hakkı Anayasal Güvenceye Alınsın!” http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=53147&amp

[19] Basın toplantısının videosuna erişmek için http://www.suhakki.org/2012/10/su-hakki-anayasal-guvence-altina-alinsin-kampanyasi-basladi/

[20] “Su Hakkı Anayasal Güvenceye Alınsın!” Kampanyası için hazırlanan imza sitesine www.imza.suhakki.org adresinden ulaşabilirsiniz.

HASANKEYF GENÇLİK KAMPI

Kamp Tarihi: 29-30 Eylül, 2012

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, belli aralıklarla yaptığı Hasankeyf Kampı’nı bu yıl 29-30 Eylül’de Hasankeyf’te yaptı.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, inşaatı devam eden Ilısu barajının tehdidi altındaki tarihi Hasankeyf şehrinin kurtarılması ve baraj inşaatının durdurulması amacıyla yaptığı etkinliklerden birini daha gerçekleştirdi. Girişim’in belli aralıklarla yaptığı kamplar da bunlardan biri. En son 11-17 Ekim 2010 tarihinde “Hasankeyf Dayanışma Kampı” olarak organize edilen kampın bu yılki teması gençlikti. “Hasankeyf Gençlik Kampı” olarak organize edilen bu yılki kampın amacı Hasankeyf’e gönül veren ve bu tarihi yerin sulara gömülmesini istemeyen gönüllülerin bir araya gelmesi, tanışması ve daha ileri adımları birlikte atması…

2 gün süren ve içinde açık oturumlar, geziler, ve kültürel etkinliklerin yer aldığı kampa kişiler kendi imkânlarıyla katıldı ve konaklama çadırlarda yapıldı. 120′den fazla kişinin katıldığı kamp oldukça renkli geçti.

 

Su Hakkının Peşinde

Akgün İlhan

Özgür Gündem / 31.07.2012

Bazılarımız hatırlayacaktır, Türkiye 15 Nisan 2008 sabahına İzmir’in kıyı beldesi Dikili’den gelen tuhaf bir haberle başladı. Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, birkaç meslektaşıyla birlikte halka bedava su verdiği için mahkemeye verilmişti. Söz konusu uygulama şöyleydi. Belediye hane başına aylık su tüketimi 10 m3’ü aşmazsa suyu bedava veriyordu. Ancak, hane bir ayın sonunda örneğin 11 m3’lük su tüketmişse, bu miktarın tamamı normal tarifeden fiyatlandırılıp tahsil ediliyordu. Dikili Belediyesi bu uygulamaya, özelleştirmenin artık belediye hizmetlerinin hemen her alanında kemikleştiği 2000’li yıllarda başladı. Nüfusu 20 bini bile bulmayan bu küçük kent, sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı önüne katmış “özelleştirme akıntısı”na ters kürek çekiyordu.

Peki Türkiye’nin her yerinde suya sürekli zam gelirken, Dikili Belediyesi suyu neden bedava veriyordu? Bu soruya “yeterli miktarda temiz içme suyuna erişim bir insan hakkıdır” cevabını veren Özgüven, “hak olduğuna göre para ile satılmaması ve ticarileştirilmemesi gerekir” diye devam ediyor. Özgüven sadece suyun değil sağlık, ulaşım ve ısınma gibi hizmetlerin de insan hakkı olduğunu belirtiyor. Nitekim belediye kentteki eski bir binayı halk sağlığı merkezine dönüştürmüş. Burada vatandaşa çok düşük ücrete sağlık hizmeti veriliyor ve parası olmayandan ücret alınmıyor. Kent içinde çalışan bedava otobüsler ve sembolik ücretle satılan halk ekmeği, beldedeki kamusal uygulamalardan sadece bir kaçı. Halkın ısınma ihtiyacı ise gittikçe artan oranda hem temiz hem de ucuz olan yerel  jeotermal enerji ile sağlanıyor.

Küresel iklim değişikliği ve su krizi

Tekrar su konusuna dönersek, Dikili Belediyesi’nin “belirli bir kotaya kadar bedava su” uygulaması iki nedenle çok önemli. Birincisi, bu uygulama samimi bir şekilde su tasarrufunu teşvik ediyor. Turizm sezonunda nüfusu on katına çıkıp 200 bine ulaşan Dikili’de bu uygulamadan önce ciddi bir su sıkıntısı yaşanıyormuş. Özgüven, “Önümüzde iki seçenek vardı. Ya turizm sezonunda artan su talebini karşılamak için belde dışından su satın alacaktık. Ya da su tasarrufu sağlamanın bir yolunu bulacaktık” diyor. Nitekim, belirli bir kotaya kadar bedava su uygulaması halk tarafından benimsendikçe, su sıkıntısı da büyük oranda ortadan kalkmış. İkincisi de, bu uygulama su tasarrufunu dar gelirliyi cezalandırarak değil, bilakis ödüllendirerek gerçekleştiriyor. Zira tüm dünyada hakim su tasarrufu anlayışı suyun fiyatını artırmak üzerine kurulu. Ancak, gerçekte gelir durumu iyi olanlar için su faturası yüksek olmuş olmamış farketmiyor. Başka bir deyişle, yüksek su faturasından sadece dar gelirli vatandaş  olumsuz etkileniyor ve suyunu kısmaya çalışıyor. Yoksul kesim bütçesinden artan bir payı su faturasına ayırarak daha da yoksullaşıyor. Su belirli bir kotaya kadar bedava olduğunda ise, dar gelirli vatandaş kotayı geçmemek için tasarruf yapmaya teşvik ediliyor. Böylece hem vatandaş mağdur olmuyor, hem de etkin bir su tasarrufu gerçekleşiyor.

Akıllara ister istemez şu soru geliyor: Küresel iklim değişikliği ve su krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye’de bu tasarrufçu yönetim örneği neden ödüllendirileceğine cezalandırılır? Hükümetin kamu yanlısı uygulamalara sıcak bakmadığı aşikar da, muhalefet neden bu örneğin arkasında yeterince duramadı? Bu soruya cevap vermek için Özgüven ve meslektaşlarını mahkemeye götüren yasaya bakmak gerek. 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesini ele alalım. Bu yasa diyor ki, belediyeler üretilen mal ve hizmet bedellerinde işletmecilik gereği yapılması gereken ticari indirimler hariç herhangi bir kişi veya kuruma ücretsiz veya indirimli tarife uygulayamaz. Anlıyoruz ki yaşam kaynağı suyu ücretsizi bırakın, indirimli tarifeyle vermek bile suçmuş. Özgüven ve arkadaşları,

10 m3’e kadar suyu herkese bedava verdikleri için kamuyu zarara uğratıyorlarmış. 2560 Sayılı İSKİ Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un “Tarife Tespit Esasları” başlıklı 23. maddesi daha da ilginç. Adında İSKİ olsa da bütün su ve kanalizasyon idarelerini kapsayan bu yasa diyor ki, su tarifelerinin belirlenmesinde “yönetim ve işletme giderleri ile, amortismanları doğrudan gider yazılan (aktifleştirilmeyen) yenileme, ıslah ve tevsi masrafları ve % 10’dan aşağı olmayacak nispetinde bir kâr oranı esas alınır”. Yani belediye su hizmetlerinden en az %10 kâr elde etmezse suç işlemiş oluyor. Kamu hizmetlerini ve varlıklarını ticarileştiren yasalardan sadece ikisini okudunuz. Muhalefetin elini kolunu bağlayan bu yasalar değiştirilmedikçe su hakkı uygulamaya konulamayacak.

Suya rant kapısı olarak bakmak

Peki, Özgüven ve meslektaşlarının akibeti ne oldu? İki seneye yakın bir hukuk mücadelesinin ardından hepsi beraat etti. Mahkeme, Dikili Belediyesi uygulamasını dava eden 4736 sayılı yasanın istisnalarını oluşturan Bakanlar Kurulu kararlarını tartıştı. Beraat kararının gerekçesinde yasanın istisnasının Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesi, bu istisnaların dışındaki uygulamaların suç olarak kabul edilmesinin Anayasa’nın 10. maddesine konu olan “yasa önünde eşitlik ilkesi”ne aykırı olacağı belirtildi. Zira Dikili Belediyesi suyu belirli bir zümreye değil herkese bedava veriyordu. Özgüven’in avukatı Arif Ali Cangı, “kamu hizmetlerini ticari işletmeciliğe dönüştüren yasaya rağmen, ücretsiz su sağlanmanın suç olarak nitelendirilmemesi önemli bir kazanım” diyor. Cangı, bu davanın “suya erişim hakkı” konusunda sadece toplumda değil, hukuk insanları arasında da belirli bir farkındalık yarattığı görüşünde.

Beraat kararı sonrası neler oldu? Medya maalesef dava açıldığında gösterdiği yoğun ilgiyi dava sonuna kadar sürdüremedi. Başka bir deyişle Dikili Belediyesi önemli bir zafer kazandı, ama geniş kitle bundan büyük ölçüde habersiz kaldı. Dikili Belediyesi suyun insan hakkı olduğuna yönelik net bir dava kararı çıkmadığı için suyu ücretli yapmak durumunda kaldı. Ancak hemen umutsuzluğa kapılmayın. Belediye suyun 1 m3’ü için 1 kuruşluk bir fiyat belirlemiş. Böylece sembolik de olsa bir ücret alarak yasalara uyup, suyu yine belirli bir kotaya kadar bedavaya yakın bir fiyata temin etmiş oluyorlar. Hatta belediye eski kotayı 13m3’e çıkarmış.

Osman Özgüven ile bütün bunları Su Hakkı Kampanyası’nın 17 Mart 2012’de İstanbul’da düzenlediği “Kar İçin Değil, Yaşam İçin Su” panelinde konuşuyoruz. Panel sırasında bir katılımcı Özgüven’e belediyelerin en önemli gelir kaynağının su olduğunu hatırlatıyor. Ve soruyor: “sizin belediye suyu bedava verecek parayı nereden buluyor?”. Özgüven’in cevabıyla birlikte salonda bir kahkaha tufanı kopuyor. “Her sene kaldırımları yenilemezseniz, suyun parası fazlasıyla çıkar” cevabını veren Özgüven, “suya rant kapısı olarak bakarsanız, ona bütçe ayırmak için samimi bir çaba göstermeniz mümkün olamaz” diye devam ediyor. Anlıyoruz ki su hakkı mücadelesi bu cesur insanın hayatı olmuş. Böyle dediğimizde bunun normal olduğunu, çünkü suyun hayatın kendisi olduğunu belirtiyor.

Su hakkı ve demokrasi

Suyu hak olmaktan çıkarıp ekonomik bir mala indirgeyen yasaların olduğu bir ülkede akıntıya karşı kürek çeken insanların hikayesini okudunuz. Bundan çıkarılacak dersler hala el değmemiş halde bizi bekliyor. Umutsuzluk söylemi üretmenin milli spor olduğu Türkiye’de bu hikayeden bu sefer bir umut dersi çıkarılmalı. Çünkü Dikili Belediyesi’nin uygulaması, Özgüven’e yönelik kişisel karalamalardan bahsi geçen yasalara kadar değişen bir dizi engele rağmen devam ediyor. Çünkü karşımızda teoriyi aşıp pratiğe geçmiş, ayakları yere basan bir uygulama var.

İyi de, ne yapmalı? Dünyanın çeşitli sosyal platformlarında bile anılan bu uygulamayı, önce kendi halkına tanıtmak gerek. Su hakkı mücadelesinde Osman Özgüven’e düşen pay mahkemelere verilmek ve karalamalara maruz bırakılmaksa, medyaya düşen de en azından olup biteni geniş kitleye anlatmak olmalı. Su herkesin suyuysa, su hakkını savunma sorumluluğundan büyük küçük herkes payını almalı. Çok değil bundan sadece 10 ay önce İtalya’da halkın yürüttüğü bir referandum yapıldı.

Halkın %96’sı, belediyelerin su hizmetlerinden %7 kâr etmelerini şart koşan özelleştirmeci Legge Galli yasasına “hayır” dedi. Ve yasa yürülükten kaldırıldı. Bizim yasaların da halkın ön ayak olacağı bir referanduma acilen ihtiyacı var. 4-5 senede bir oy kullanmanın ötesine geçmiş bir vatandaşlık anlayışı belki bu vesiyle inşa edilebilir. Ayrımsız herkesin meselesi olan su hakkının, bizi aslında bir demokrasi mücadelesi olan su mücadelesinde bir araya getirmesi umuduyla.

‘HAK’TAN ‘İHİYAÇ’A SU POLİTİKALARI


Su kültüre biçim verir, bu anlamıyla da su yaşamın ta kendisidir. Dünyamızda bugün ciddi bir su/ekolojik kriz yaşanmaktadır. Bunun en temel nedeni de kaynakların ekonomik piyasaya sahip egemen güçlerce, zora dayalı olarak halkların elinden alınarak kendi ekonomik çıkarları için alıkonulmasıdır. Çevre düşünürü ve de aktivisti Vandana Chiva kaynakların zora dayalı olarak halkın elinden zorla alınmasını bir terörizm biçimi olarak adlandırır. Shiva, yaptığı çalışmalarda süregiden Filistin İsrail sorunu gibi, günümüzün çoğu zaman etnik ve de dinsel savaşlar şeklinde maskelenen en önemli ihtilaflarının pek çoğunun, aslında kıt ve yaşamsal öneme sahip doğal kaynaklar üzerinde yaşanan çatışmalar olduğunu gözler önüne seriyor.

Aram yayınları tarfından 2003 yılında Türkçeye ‘Su Savaşları’ ismi ile çevirisi yapılan kitabında: “Su kaynaklarının,orman alanlarının, ve akifer(sutaşır-TDK)lerinin yıkımı bir terörizm biçimidir. Su dağıtımını özelleştirerek veya kuyuları ve nehirleri kirleterek yoksul halkın su erişimini engellemek de terörizmdir. Su savaşlarının ekolojik bağlamında, teröristler yalnızca Afganistan’ın mağaralarında gizlenenler değildir. Bazıları büyük şirketlerin yönetim kurulu odalarında, ve WTO’nun, NAFTA’nın koyduğu serbest ticaret yasalarının ardına gizleniyorlar. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın kuyduğu özelleştirme koşullarının ardına saklanıyorlar” (1) diyerek oldukça radikal bir eleştiride de bulunmaktadır.

[Read more...]