HES ŞANTİYESİNE BASKIN

ercis-hes-santiyesine-baskin-340x297

VAN

24.08.2014 14:59:39

Zilan deresinde yapımı devam eden HES şantiyesi, HPG’li olduğu iddia edilen bir grup tarafından ateşe verildi.

Van’ın Erciş ilçesindeki Zilan deresinde halkın tepkisine rağmen yapımı devam eden HES inşaatında çalışanların kaldığı şantiye dün gece saatlerinde HPG gerillaları olduğu ileri sürülen bir grup tarafından ateşe verildi.

Konteynerler ve çeşitli ekipmanlar ateşe verilirken, daha önce de HPG üyeleri aynı şantiyede iş araçlarını yakarak, iki işçiyi alıkoymuştu.

Sivil toplum kuruluşları ve DBP yöneticilerinin arabuluculuğu sonucu işçiler Zilan’da HES şantiyesinin devam etmemesi şartı ile serbest bırakılmıştı.

NASA’dan Türkiye için korkutucu açıklama

NASA, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede tatlı su kaybının alarm verici düzeyde olduğunu açıkladı.

Radikal Gazetesi/13/02/2013

 

 

 

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi NASA’nın, Amerikan Jeofizik Birliği’nin dergisi “Water Resources Research”de yayımlanacak araştırmasında, Ortadoğu ’da kötü yönetim, yeraltı suyuna artan talep ve 2007 yılındaki kuraklığın etkileri nedeniyle neredeyse Lut Gölü büyüklüğünde tatlı suyun kaybedildiği belirtildi.

Araştırmacılar, Türkiye , Suriye, Irak ve İran ’da Dicle ve Fırat nehirleri havzası boyunca yer alan bölgelerdeki tatlı su rezervlerinin, toplam tatlı su depolarının 144 kilometreküpünü kaybettiğine dikkati çekti.

2003 yılından başlayarak 7 sene boyunca çift uydudan elde edilen verilerin incelendiği araştırmada, bu kaybın yüzde 60′ının, yeraltı sularının pompayla boşaltılmasından, beşte birinin de azalan kar yığınları dahil olmak üzere kuraklığın etkilerinden kaynaklandığı bildirildi. (aa)

Pülümür Barajı ve HES Projesi sonlandırıldı

7992-pulumur-baraji-ve-hes-te-sona-gelindiFıratnwews/İSTANBUL08.02.2013

Dersim’de Pülümür Vadisi üzerinde yapılmak istenen Pülümür Barajı ve HES projesi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından sonlandırıldı.

Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı, Dersim’de Pülümür Vadisi üzerinde yapılmak İstenen Pülümür Barajı ve HES Projesi’ni durdurdu. Barajın durdurulmasına gerekçe olarak ise, “Söz konusu faaliyet için ‘ÇED Raporu Özel Formatı’nda istenilmiş olan ekosistem değerlendirme raporu ile ilgili olarak Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nden revize yapılması istenmiş, bu revizyonun yapılmamış olması nedeni ile ilgili kurum tarafından ÇED raporuna görüş bildirilmemiştir. Söz konusu hazırlanan ÇED raporunda ‘baraj alanı ve rezervuarının tümünün 02/12/2012 tarihinde onaylanan 1/100000 ölçekli çevre düzeni planında ekolojik öneme sahip alan olarak işaretlenmiş olup, bu kapsamda doğal sürdürülebilirlik açısından içinde ekolojik açıdan öneme sahip varlıklar bulunduğundan ve korunması amacı ile yapılaşma ve ekonomik faaliyetlerinin yapılamayacağı” gösterildi. [Read more...]

Diyarbakır Surları UNESCO yolunda

2013_01_31_1408Radikal Gazetesi/Musa ATAÇ
Bundan tam 12 bin yıl önce Diyarbakır’da Bismil’de Kurtik tepede yaşamın başladığını söyleyen Baydemir, “Diyarbakır halkının geçmişi 12 bin yıl öncesine dayanır. Amida Höyük dediğimiz bugünkü iç kale içerisinde bulunan höyüğün tarihi M.Ö. 6000 yıl öncesine yani neredeyse 8000 bin yıldır yaşamın hiç kesilmediği dünyanın nadir kentlerinden birinden bahsediyoruz” dedi. [Read more...]

Geleceğimizi sattırmayacağız

ANKARA/Özgür Gündem

27.01.2013

Nehirleri, dere ve ırmakları HES’çi şirketlere peşkeş çeken AKP hükümeti hazırladığı “Su Kanun Tasarısı” ile Türkiye’nin sahip olduğu su kaynaklarının yağmalanmasının önünü açıyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın hazırladığı “Su Kanunu Tasarısı” ile Türkiye’nin sahip olduğu su kaynakları özel şirketlere satılacak.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Bakanlık bünyesinde oluşturulan Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan “Su Kanunu Tasarısı” konusunda kamuoyunu uyardı. Kanun tasarı ile Türkiye’de su konusunda yetkiler tek elde toplanacak. Türkiye’nin bütün su kaynakları Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlanacak. Bakanlıkça sivil toplum örgütleri ve meslek odalarına gönderilen tasarıya yönelik eleştiriler gelmeye başladı. TMMOB, Bakanlığa ilettiği “Su Kanunu Tasarısı”na ilişkin görüşünü kamuoyuyla paylaştı.

Kaynaklar özelleştirilecek

Bakanlığın hazırladığı tasarının su için temel bir kanun değil, “su tahsis kanunu” olduğunu belirten TMMOB, şu görüşlere yer verdi: Su Kanunu Tasarısı, ekosistemin sürdürülebilirliğini, suyun kendini yenileyebilme kapasitesini göz ardı eden, suyu toprağın bütünleyici parçası olarak görmeyen; orman içi sular, akarsular, içme suyu kaynakları, jeotermal sular gibi hiçbir ayrım gözetmeden; tarımsal kullanım, içme suyu gibi farklı amaçları göz önüne almayan ve su kullanım haklarını ihlal ederek hiçbir koşul gözetmeksizin su kaynaklarının tahsisi için özelleşmesi temeline dayanan ülke su politikaları doğrultusunda ortaya konan bir belge olarak düzenlenmiştir. Devlet kendi suları üzerindeki kendi haklarından vazgeçmektedir.

Tek sorumlu bakanlık

Tasarının, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki, ülkenin topluma ait  tüm su kaynaklarının en kısa yoldan özel şirketlere devrini düzenleyen bir kanun tasarısı olduğu kaydeden TMMOB, metinde şu ifadelere yer verdi: Kanun temel olarak ‘su tahsisi’ne odaklanmış, diğer tüm düzenlemelerin tamamına yakını ‘tahsisi’ diğer bir ifade ile satışı kolaylaştırmak üzere; kıt bir kaynak olan su kaynaklarının arzı, kullanımı, dağıtımı ve kontrolü  düzenlenmiştir. Suyun kullanımlar arasındaki tahsisinde sadece verimlilik standardı ölçüt olarak kabul edilmiştir. Suyun yönetiminde ve bu konudaki görev için ‘Bakanlık yapar ya da yaptırır’ ifadesi birikim ve alt yapı bakımından belirsizdir.”

Ilısu Barajı’nın gölgesinde Hasankeyf

Geçtiğimiz hafta Danıştay, inşası tamamlanırsa Hasankeyf ile birlikte Dicle Vadisi’nde bulunan yaklaşık 200 köy ve kasabayı sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı’nı Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurma kararı verdi. Böyle bir muafiyet mi vardı diye şaşıranlar olacaktır. Evet, 100 bine yakın insanı doğrudan ya da dolaylı etkileyecek, hacim bakımından Türkiye’nin ikincisi, elektrik üretiminde ise dördüncüsü olacak ve Hasankeyf gibi doğa-kültür miraslarını geri dönüşü olmaz biçimde yok edecek dev bir baraj bile ÇED’den muaf tutulabiliyor. Aslında bu durum 1993 ÇED Yönetmeliği’nden bu yana devam ediyor. 1993’ten önce yatırım programına alındığı gerekçesiyle, Ilısu projesi ÇED’den muaf sayılmıştı. Hatta 2011’de bu muafiyete yapılan itiraz Danıştay’ca kabul edilmiş, ama Çevre ve Orman Bakanlığı zaman kaybetmeden ÇED Yönetmeliği’nde değişiklik yapıp projeyi ÇED’den muaf tutmanın yolunu bulmuştu. Bu yetmedi; Başbakanlık, 4 Nisan 2012 tarihli bir genelgeyle Ilısu projesinin tüm altyapı ve üstyapı inşaatlarının da ÇED’den muaf tutulmasını garanti altına aldı. İşte geçen hafta yürütülmesi durdurulan maddenin tarihsel arka planı buydu.

Bu durumda, Başbakanlık’tan bir itiraz gelmezse Ilısu Barajı için de ÇED raporu almak şart olacak. Bu karar umut verici olsa da Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin kurtuluşu ne tek bir mahkeme kararıyla, ne de salt yasal bir mücadeleyle gerçekleşecek gibi görünüyor. Bunların yanında toplumsal bir muhalefet de gerek. Ilısu projesi, 1997’dan bu yana önce 2001, sonra da 2009’da olmak üzere iki kez rafa kaldırıldı. Bu başarı, bölgedeki meslek örgütleri, yerel yönetimler ve STK’ların projeye karşı kurdukları uluslararası sivil bir koalisyonuna aittir. Tabii uluslararası konsorsiyumlar projeden çekilince, barajla ilgili tüm kararlar da devletin insafına bırakılmış oldu. Tek karar verici aktörün devlet olduğu bir siyasi iklimde ise yasalar yapboz misali değiştiriliyor veya farklı isimlerle tekrar karşımıza çıkıyor.

Davalar gidedursun, milli seferberlik ruhuyla inşası devam eden projenin önemli bir bölümü tamamlandı. Hasankeyfliler, her sabah Dicle’nin kenarında sıralanmış bahçeli evlerinden karşı tarafta çıplak bozkırın ortasında dev bir mezarlığı andıran yeni yerleşkelerinin inşaatına bakarak uyanıyor. Unutmadan belirtelim, çok katlı binalardan oluşan bu yeni yerleşkede bir daire sahibi olmak öyle bedava da değil. Yeni bir eve sahip olabilmek için eskilerinin bedelinin üç katı parayı devlete 10 sene içinde ödemeleri gerekecek. Yani hem yerinden yurdundan olup hem de devlete borçlanacaklar. Geçimlik tarım, hayvancılık ve turizm ile uğraşan bu insanların yeni şartlar altında geçimlerini neyle sağlayacakları da belli değil. Zaten yarım asırdır süren baraj söylentileri kentin nüfusunu iyice azaltmış. Kalan sağların yeni evlerinin manzarası ise sular altında kalmış bir Hasankeyf olacak. Tabii bu hikayeyi iki yüzle çarpmak gerekiyor. Zira Hasankeyf sular altında kalacak yüzlerce yerden sadece biri.

Umalım ki ekolojik krizlerden uluslararası ihtilaflara varan bir dizi sorun yaratan GAP’ın entegre projelerinden biri olan Ilısu, ÇED’den muaf tutulmasın. Bu gerçekleşirse de umalım ki, projenin alacağı ÇED raporu “kopyala-yapıştır” raporlardan biri olmasın. Çünkü bir doğa-kültür mirası olan Hasankeyf’in geleceği sadece Hasankeyflileri değil, tüm insanlık ailesini, diğer canlıları ve gelecek kuşakları da ilgilendiriyor.

Akgün İlhan

akgunilhan@gmail.com

Hasankeyf yok edilemez

 

Yusuf GÜRSUCU

Özgür Gündem:  22.01.2013

Danıştay, ÇED’ ten (Çevresel Etki Değerlendirme) muaf tutulmasıyla yapım süreci devam eden Ilısu Barajı inşasının yürütmesini, “ÇED raporu düzenlenmesi gereklidir” kararıyla durdurdu. Danıştay’daki davayı TMMOB’dan Mimarlar Odası ile Peyzaj Mimarları Odası birlikte açmıştı. Peyzaj Mimarları Odası’nın avukatı sevgili Emre Baturay Altınok’un konuya ilişkin yaptığı açıklama şöyle; “Büyük bir çevresel ve kültürel yıkıma sebep olacak olan Ilısu Barajı projesinin ÇED sürecinden geçmeden ve olumlu ÇED kararı alınmadan inşa edilemeyeceği, bu kararla sadece altyapı ve üst yapı tesisleri değil aynı zamanda enerji nakil hatlarının da ÇED’i olmadan projenin yürümeyeceği açığa çıkmıştır. Yürütmeyi durdurma kararının Çevre ve Şehircilik ile Orman ve Su İşleri Bakanlıkları tarafından ivedilikle uygulanması için girişimlerde bulunacağız.”

Bu yaşananlar güzel gelişmeler ancak ÇED raporlarının nasıl hazırlandığını ve hazırlanan raporların da kimler tarafından kabul edildiğini hatırlayarak temkinli olmamız gereken bir süreçte olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir. Muhtemelen gerçekleştirmek zorunda kalacakları ÇED sürecinde kendi arzuları doğrultusunda bir raporun hazırlanmasını sağlamak proje sahipleri için hiç de zor değil. Projeyi daraltarak ve itirazları en aza indirmeye çalışıp sorunu aşmaya yöneleceklerini şimdiden görmeliyiz. Projenin tamamen iptal edilmesi dışında uzlaşmaya yönelik her türlü adım reddedilmelidir. Hasankeyf’i ve Dicle Vadisi’ni önemseyen ve yok olmasını istemeyen, doğanın ve suların çalınıp metalaştırılmasına, tarım topraklarımızın yok edilmesine “hayır” diyen her kesim bu sürece karşı durmak zorundadır.

Ilısu  

Ilısu Barajı, dünyanın en büyük su projelerinden biri ve GAP’ın en önemli ayağı olduğunu yönetenler övünerek belirtmekteler. GAP’ı gerçekleştirmek istedikleri bölge Türkiye sularının yüzde 28,5’lik kısmını barındıran Fırat-Dicle havzasıdır. Ilısu Barajı’nın uluslararası anlaşmalarla yapılacağı açıklanmıştı fakat projede birçok finans sorunu yaşandı, ancak buna rağmen projeye devam edilmesinin koşullarını yarattılar.

Fırat ve Dicle, Türkiye ve diğer ülkeler ile sermaye guruplarının göz diktikleri ve kontrol altına almak istedikleri çok önemli bir bölgedir. 45 milyon M3 suyu kontrol edeceği ifade edilen Ilısu Barajı Ortadoğu’da yaşanan süreçlere yönelik emperyalist-kapitalist devletlerin halkları terbiye etmesinin, yani kendilerine biat ettirmenin en önemli araçlarından biri olması arzuladıkları bir şeydir.

AB ile yürütülen müzakerelere konu olan Fırat-Dicle sularının AB ile birlikte yönetilme isteği, çevre faslının açılmasında koşul olarak AB tarafından dayatılmış ve hükümetçe de kabul edilerek çevre faslı süreci başlatılmıştır. Bir dönem bazı kurum ve kuruluşlar AB fonları ile Hasankeyf’e sahip çıkma çabasına girdiler. Burada AB tarafından yapılmak istenen şey, bir manipülasyon ve dezinformasyonla insanlarda kafa karışıklığı yaratmaktır. Suları kontrol etmek isteyen emperyalist bir yapılanma olan AB neden Ilısu Barajı’na karşı çıksın. Mesele suya kimin ve ne amaçla sahip olmak istemesi meselesidir. Her türlü değeri bu uğurda kullanmaktan ve yok etmekten geri durmayacaklardır.

1200 MW enerji üretilmesinin hedeflendiği projeyi “elektriğe çok ihtiyacımız var” söylemleri ile gerçekleştirme çabasındalar. Ülkenin en küçük su kaynağını bile kontrol edip boru içine hapsederek sözde enerji üretimi yapmak istediklerini ifade ediyorlar. Evet, elektrik de üretecekler ancak, sudan enerji üretmekten çok asıl niyetleri suyun kontrol edilmesi ve ticari değeri yüksek bir meta haline getirilip sermayenin hizmetine sunulmak istenmesidir. Bilim insanlarının açıklamalarında, yakın gelecekte yani 20-30 yıl gibi bir zaman içinde dünyada ve özellikle bölgemizde çok ciddi su kıtlığının yaşanacağı açıkça ifade edilmektedir.

Suyu aynen petrol boru hatları gibi boru içine alıp bölgeler arası transferini sağlamanın hazırlıkları yapılıyor.

İstanbul’un suyunu Melen Çayı’ndan ve Istranca’lardan, Ankara’nın suyunu Kızılırmak’tan sağlamaya çalıştıkları gibi ya da Kıbrıs’a döşemeye çalıştıkları boru hattı gibi yollarla su taşınabilir ticari bir meta haline getiriliyor. Ilısu Barajı hasbelkader yapılırsa Suriye ve Irak halkları üzerinde bir “Demokles’in Kılıcı” işlevi görmesi hedefleri içindedir. Bölgede petrol ve doğalgaz çıkarılması için de çok yoğun suya ihtiyaçları olduğu bir gerçek. Diyarbakır Sarıbuğday köyünde yapılan doğalgaz sondaj çalışmaları ardından doğalgaz üretim sürecinde yaklaşık 160 Km2’lik bir alanda yoğun su kullanımı başlayacaktır. Tüm bu yaşananlar sermayenin ve onun iktidarının su üzerinde hâkimiyet kurma çabası içinde olduğunu göstermektedir. Suların doğadan çalınıp sürdürülemez hale gelen kapitalizmin ve sömürü düzenlerinin idamesini sağlamaya çalışanlara karşı, sularımıza sahip çıkıp suyun metalaştırılmasını, doğadan söküp alınmasını önlemek zorundayız.

Hasankeyf

Kürt mitolojisinde Güneş Tanrısı Mitra, Su Tanrısı ise Anahita’dır. Güneşin ve suyun, yaşamın kaynağı olduklarını düşünen ve bilen halk en önemli tanrılarını güneş ve su olarak belirlemişlerdir. Mitolojide güneş ve ateş özdeşleştirilirmiş ve bu nedenle yaktıkları ateşi su ile söndürmezler ve ateşin kendi kendine sönmesi beklenirmiş. Bugün Hasankeyf su altına bırakılarak, insanlığın ve Kürt halkının güneşi, Dicle nehrinin suları ile söndürülmek isteniyor.

Mezopotamya; Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında asırlardır bölgeye hayat veren, insanlığın ilk yerleşim alanlarından biridir. Hasankeyf’te bölgenin en eski yerleşimidir. 12.000 yıllık insanlık tarihine ışık tutacak birçok veriyi içinde barındıran bölgenin sular altında kalmasıyla insanlığın ve özelde Kürt halkının geçmişle olan bağları da koparılacaktır. Başbakan Erdoğan ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu geçmişte yaptıkları açıklamalarda, Hasankeyf’in sular altına kalmayacağına yönelik söyledikleri yalanlardan çabuk vazgeçtiler ve bölgede bulunan bazı tarihi eserleri ve insanları farklı bir bölgeye taşıyarak sözde soruna çare üretmeye kalkıştılar.

Eski cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay’ın Hasankeyf’i ziyareti sırasında bölge halkının yaşadığı zor koşullara sözde tepki gösterip şu cümleyi kurmuş: “Benim cumhurbaşkanı olduğum ülkede insanlar mağarada yaşayamaz buraya tez elden ev yapılsın” Cevdet Sunay’ın bu söyleminin, bölge insansının köklerinden koparılarak asimilasyona uğratılması uygulamalarının bir parçası olduğu bugün çok daha net görülmektedir. İşe, aşa ve özgürlüğe susamış bir halkı “düşünenleri” Cumhuriyet tarihi boyunca uyguladıkları politikalarla yeterince tanıdık. Hazretin tez elden ev yapıla buyruğu, o dönem ki halkın temel taleplerini tarif etmekten çok uzaktır.

Hasankeyf’in geçmişi aynen Allianoi gibi ya da yarısı Birecik Barajı’na feda edilen Zeugma antik kenti gibi sular altına gömülmek isteniyor. Bu iktidarlara bunları yaptıran şey tarihten bu kadar korkuyor olmalarımıdır ya da kar hırsı ile yaşama düşmanlaşan aç gözlülükleri midir? Evet, her ikisi de, hem geçmişten korkuyorlar hem de aç gözlüler gibi ne bulurlarsa yok etmek için adeta savaşıyorlar. Zeugma’yı bazı fresklerini sökerek sözde kurtardılar. Allianoi’in balçıkla sıvanarak korunabileceğini söyleyenler, Zeugma’yı kurtardıklarını sananlar aynı yalan ve dolanla Hasankeyf’i de yok etmek istiyorlar. Heykelleri ucubelere benzeten ve sermayeye biat etmeye adeta yemin etmiş olan bir iktidarın olduğu ülkede bütün bunların yaşanması çok doğal. Kapitalizmin dolayısıyla sermayenin çıkarları için yapamayacakları feda edemeyecekleri hiçbir şey yok. Çünkü sermaye suları istiyor, enerji istiyor, gaz istiyor, petrol istiyor, toprak istiyor ve işte sırf bu nedenlerle Türkiye’nin dört bir yanını talana açıyorlar.

Sermaye bir de kendine biat eden sessiz köle insan istiyor. Geçmiş, tarih, insanların hangi koşullarda neler yaşadığını bize deney ve tecrübelerini aktarırken, kendine saygıyı da bizden bekliyor, tabii ki “insanlardan” insan olandan bunu bekliyor. Yaşamı, sermaye biriktirmek ve büyütmek olduğunu sananlardan böyle bir saygı beklemek ham hayaldir. Tarihin sular altına gömülerek yok edilmesini isteyen de, bölgede yaşayan insanları topraklarından kovup şehirlerin gettolarında birer yedek ucuz iş gücü olarak birikmelerini isteyen de yine bu talanı yaratanlardır. Bölgede yaşayan birçok hayvan, kuş ve bitki türleri, Dicle nehrinin geçtiği en önemli bölgelerden biri olan Hasankeyf’te ve Dicle vadisinde binlerce yıldır yaşamlarını sürdürüyor. İnsanlığın, Kürt halkının geçmiş izlerinin önemli bir bölümünün yok edileceği ve birçok canlı türün soyunun tükeneceği ve halkın göç etmesine yol açacak olan Ilısu Barajı yapılmamalıdır.

Geçmiş hükümetlere rahmet okutan bugünkü iktidarın tek farkı, Başbakan’ın dilinden düşürmediği “kazan kazan” yaklaşımıdır. Hem emperyalizmin su üzerindeki talepleri, hem sermaye için yeni birikim alanları yaratma çabası hem de Kürt halkının tarihinden koparılma girişimleri ile Kürt halkının kapitalizmin zincirli köleleri haline getirilme çabaları mevcut hükümetin politikalarına denk düşen önemli girişimlerdir. Kürtçe yazılmış tarihi mezar taşlarını su altında bırakarak gerçeklerin üzerini balçıkla kapama girişimi olarak ta düşünülmesi gereken Ilısu Barajı’na asla izin verilmemelidir.

Bizler yaşanılanları görüp sularımızı, Dicle’yi, Fırat’ı, Hasankeyf’i yukarıda söz ettiğimiz gerçekler ışında, her şeye rağmen savunursak bu saldırıları gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Tüm bu nedenlerle Danıştay’ın verdiği kararı büyütmek ve projenin iptalini gerçekleştirmek için hemen harekete geçmek ertelenmemesi gereken çok önemli bir sorumluluktur.

Ilısu’ya ÇED şartı

Danıştay, Hasankeyf’i su altında bırakacak Ilısu Barajı’nda yapılan tesisleri ÇED sürecinden muaf tutan genelge maddesinin yürürlüğünü durdurdu.

 

 

 

 

 

 

Haber: ENİS TAYMAN - enis.tayman@radikal.com.tr

 

Yargı, Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı için ‘ÇED raporu almak şart’ kararı verdi. Danıştay 14. Dairesi, Başbakanlık tarafından barajın zamanında bitirilmesi için yayımlanan genelgede yer alan ve yapılacak tesisleri çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutan hükmün yürütmesini durdurdu. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok, “Tesisler mühürlenmeli” dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 4 Nisan 2012’de Ilısu Barajı inşaatının zamanında tamamlanması için önerilerin yer aldığı bir genelge yayımlandı. Önlemlerden biri, projedeki bütün altyapı ve üstyapı inşaatlarına gereken, tesislerin ÇED sürecinden muaf tutulması talimatıydı. Genelgede projenin, 7 Şubat 1993’ten önce yatırım programına girdiği ve ÇED Yönetmeliği’nin bu tarihten önceki projelere muafiyet verdiği belirtiliyordu Peyzaj Mimarları Odası ve Mimarlar Odası, bu maddenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Danıştay’a başvurdu. Danıştay 14. Dairesi, genelgenin ‘ÇED süreciyle ilgili bölümü’ hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi. Kararda, genelge hükmüyle ‘projenin gerçekleştirilmesinde gerekli olan tüm altyapı ve üstyapı tesisleri’ denilerek, bu tesislerin neler olduğu yönünde belirsizlik oluşturulduğu belirtildi. Daire, bu hükümle muafiyetin genişletildiğini, bunun da yönetmeliğin amacını aşması anlamına geldiğini kaydetti ve maddenin yürütmesini durdurdu. Başbakanlık’ın kararın tebliğini izleyen yedi gün içinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz hakkı bulunuyor. İtiraz halinde karar bu kez de kurulda görüşülecek. Peyzaj Mimarları Odası avukatı Emre Baturay Altunok “Bu karar uyarınca derhal ve her durumda ÇED olmadığı için şantiyelerin Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından mühürlenmesi lazım” dedi.
İzmir ’de de yaşanmıştı 
Gebze – İzmir otoyol projesinin uygulanmasınada da benzer süreç yaşanmıştı. Otoyol için Başbakanlık’ça genelge yayımlanmış, projenin gerçekleştirilmesi için gerekli olan alt ve üstyapı tesisleri ÇED Yönetmeliği’nden muaf tutulmuştu. Danıştay, çevrecileri haklı bulmuştu.

Su ve Yaşam Raporu Açıklandı

 

 

Kaynak: Sendika.org/Cuma, 19 Ekim 2012

Parasız, nitelikli ve sağlıklı bir su hakkı için mücadele eden örgütler, hazırladıkları Su ve Yaşam Raporu’nu paylaştı.Ankara Tabip Odası, ASKİ-Sukader, Çevre Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, Halkevleri, İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Jeoloji Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Tüketici Hakları Derneği ve Ziraat Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan “Su ve Yaşam Raporu”, Jeoloji Mühendisleri Odası’nda düzenlenen basın toplantısı ile açıklandı.Kurumlar adına açıklamayı Ankara Tabip Odası’ndan Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Dilek Aslan okudu. 16 Ekim Dünya Gıda Günü itibariyle dünyada her sekiz kişiden birisinin açlık/yetersiz beslenme ile mücadele etmek zorunda kaldığını söyleyen Aslan, bunun sebebinin üretimin dengesiz dağılımı olduğunu belirtti.

Çocukluk döneminde 1 milyon 400 bin, sıtmaya bağlı 500 bin, malnütrisyona bağlı 860 bin, boğulma nedenli 280 bin ölümün önlenebilmesinin mümkün olduğunu dile getiren Aslan, suyun metalaştırılmasının sağlık, sosyal, ekonomik, politik ve kültürel yönlerden sorunlar içerdiğini ifade etti.

Dünyadan ve Türkiye’den veriler sunan Aslan, raporlarında “varlık” olarak suyun tarihsel süreçteki yerini, günümüzdeki anlamını, sağlık ile ilişkisini öne çıkarak koşul ve durumlarını, sağlık açısından risklerini, hukuksal düzenlemeleri, geleceğe dair öneri ve beklentileri birlikte değerlendirecek özet bir değerlendirme yapılmasının amaçlandığını belirtti.

Kamu kurum ve kuruluşlarının su politikalarındaki görevlerini hatırlatan Aslan, çalışmanın yararlı olmasını diledi.

Su hakkı anayasal güvenceye alınsın!

Su hakkı anayasal güvenceye alınsın!

Dr.İlhan Akgün/Özgür Gündem Gazetesi

Su Hakkı Kampanyası (SHK), 17 Ekim 2012 tarihinde tüm dünyada artan bir sıklıklıkla dile getirilmekte olan suya erişim hakkının Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alması için önemli bir adım attı. “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” sloganı ile yola çıkan SHK, su hakkının tanınması için bir imza kampanyası başlattı (siz de imza.suhakki.org adresine tıklayıp isminizi ekleyebilirsiniz). Kampanya 17 Ekim’de İstanbul’da gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile başladı. Aralarında Müjde Ar ve Lale Mansur gibi sanatçıların da bulunduğu ilk yüz imzacı arasında bulunan CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, İstanbul Eski Milletvekili Ufuk Uras, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Cengiz Aktar, İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Küresel Eylem Grubu aktivisti Şenol Karakaş bu basın toplantısının konuşmacılarıydı.

Su hakkı yaşam hakkı demek

Su Hakkı Kampanyası’ndan Nuran Yüce’nin moderatörlüğünde yapılan basın toplantısında kampanyanın yeni olmasına karşın, yeni bir hak talebinde bulunulmadığı, suyun yaşamın ön şartı ve dolayısıyla su hakkının da yaşam hakkının şartı olduğu dile getirildi. “Egemenler açısından su stratejik bir silah, ekonomik bir kaynak, ekonomik kalkınmanın ve politik baskının bir aracı olarak görülüyor” diyen Yüce, dünya baraj literatürüne Türkiye’nin önemli katkısının “güvenlik barajı” denilen bir kavram olduğunu ekledi. Çoğumuzun bildiği gibi Türkiye’de Şırnak’tan Hakkari’ye kadar olan bölgede on bir tane baraj sadece güvenlik için planlandı. Hatta bölgeye giden komutanların araziyi inceleyip olup olmayacağına karar verdiği bu askeri barajlardan ikisinin inşaatı tamamlandı bile.

‘Su akar, Türk bakar’

TBMM’nin Çevre Komisyonu’nda yer alan CHP Milletvekili Melda Onur, “su akar, Türk bakar” söylemine değinerek suyu bir hak değil de bir rant odağı olarak gören zihniyetin su sorununu yarattığını belirtti. Suyun yaşamın kaynağı ve su hakkının ekolojik anayasının önemli bir unsuru olduğunu söyleyen Onur, sözü HES karşıtlarına getirerek şöyle dedi: “suyu elinden alınmak isteyenler için su sadece H20 değil. Onlar için su kutsal”.

Sayaçları söküp atmak!

İkinci konuşmacı olan Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ise söze Bolivya’da halkın ön ödemeli sayaçları söküp attığını ve su haklarının ellerinden alınmasına bu şekilde meşru bir tepki verdiklerini belirterek başladı. Dikili’de uygulanan su tarifesini hemen hatırlatalım. Dikili Belediyesi hane başına aylık 13 tona kadar suyu 1 kuruştan veriyor. Ancak kullanılan su 13 tonu geçerse tüketilen toplam su miktarı normal tarifeden hesaplanıyor. Özgüven bu tarifelendirmenin sadece yaşam hakkı olan su hakkını gerçekleştirmeye değil, su tasarrufuna da önemli katkısı olduğunu söyledi.

Dünya cehennemi yaşıyor

Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, su krizi ile iklim krizi arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çektiği konuşmasında insanlık tarihi boyunca pek çok medeniyetin iklim değişiklikleri sonucunda ortadan kalktığını, bunun günümüzde de yaşanabileceğini söyledi. Dünyada bir yanda kuraklığın, öte yanda sellerin yaşanmasının kutsal kitaplardaki cehennem ve tufan durumunu andırdığını söyleyen Madra, şirketlerin sözünden çıkmayan devletlerin yaşanan ekosoykırımın baş aktörleri olduğunu belirtti.

Kalkınma saplantısı ve su

Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Cengiz Aktar ise, içinde kalkınmanın adının geçtiği Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “kalkınma saplantısı”na dikkat çekti. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası, Kentsel Dönüşüm Yasası, 2B Yasası, Nükleer Yasası, HES’ler için idari altyapı düzenlemeleri, büyük projeler için ÇED muafiyetinin getirilmesi, Mühendis ve Mimar Odaları’nın denetim haklarının ortadan kaldırılıp, denetim işlerinin özel şirketlere verilmesi gibi düzenlemelerle varolan tüm kamusal zenginliklerin şirketlere devrinin tamamlanmakta olduğunu söyleyen Aktar, DSİ’nin 2023 yılı hedefleri içinde “akan su” diye bir varlığın olmadığını, tüm akarsuların kanallara hapsedileceğini belirtti.

Dünya hepimize emanet

İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ise Karadeniz’de suların artık kendi doğal yatağında değil, borularda aktığını tekrar ederek, bunun enerji için yapıldığına artık kimsenin inanmadığını belirtti. Su meselesinin ne sadece AKP’nin kalkınma saplantısıyla, ne de salt su yönetimi ile açıklanamayacağına vurgu yapan Bekaroğlu, neoliberalizmin, kapitalizmin ve modernizmin sorgulanması gerektiğini söyledi. “Dünyaya mülk olarak bakıldığı sürece istediğiniz kadar tasarruf edersiniz” diyen Bekaroğlu, şöyle devam etti: “Dünya bize emanet, bizden öncekilerden bize kaldı ve biz de onu bizden sonrakilere devredeceğiz”.

‘Parayla terbiye etmek’

Eski İstanbul Milletvekili Ufuk Uras ise Marmara Bölgesi’ndeki yüksek arsenik oranına işaret ederek “su ile bakma seyretme dışında bir ilişkimiz olduğunu belli” dedi. Neoliberal anlayışın kilit noktasının “su bedava olunca kimse musluğunu tamir etmez” iddiası olduğunu söyleyen Uras, insanların parayla terbiye edilmesinin söz konusu olduğunu belirtti. “En büyük sorun kapitalizmin kendisini değil, sonuçlarını yargılıyor olmamız” diyen Uras, sonuçlar üzerinden bir tutum belirlemenin faydasız olduğunu, su hakkı talebinin herkesin öncelikli konusu olması gerektiğini ifade etti.

Su savaşı zorlayacak

Küresel Eylem Grubu’ndan Şenol Karakaş, Karadeniz’de neredeyse bütün akarsulara kurulan HES’lere yönelik yaptığı konuşmasında tüm olanlara rağmen umudunu kaybetmediğini, HES, baraj ve termik santral gibi yapıların inşa edildiği yerlerde yaşayan köylülerin muazzam bir öfke içinde olduklarını söyledi. Karakaş, bu öfkenin önemli bir potansiyel olduğunu, bir su savaşına dönüşebileceğini ve bunun hükümetin en zayıf karnı olduğunu belirtti.

Neden kampanya?

Dünyanın her yerinde neoliberal uygulamalardan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen milyarlarca mağdur var. Buna diğer canlıları ve gelecek kuşakları da eklediğimizde ise mağdur sayısının hesaplanamayacak kadar büyük olduğunu görüyoruz. Böylesine büyük ölçekli ve ortak bir mağduriyetin, hak kavramı üzerinden ifade edilmesi kaçınılmazdı. Büyüyen su ve iklim krizi ile birlikte, geçtiğimiz yüzyılın sonuna doğru su hakkı kavramı şekillenmeye başladı. Aslında önceleri de çeşitli uluslararası metinlerde sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı içinde su hakkı adı bizzat anılmasa da, örtülü olarak kabul ediliyordu. Yani yeni bir hakkın oluştulmasından çok, varolan bir hakkın değişen sosyal-ekolojik koşullara göre yeniden tanımlanması söz konusuydu. Yaşam hakkının vazgeçilmez unsuru su hakkının, dünyayı saran ticarileştirme ve özelleştirme politikalarının taarruzundan korunması için yeniden tanımlanması bu nedenle gerekti.

Dünyada su hakkı mücadelesi

Türkiye’de su hakkının anayasal güvence altına alınması konusunda karamsar olmamak gerek. Zira dünyada SHK’nın yürüttüğü kampanya benzeri oluşumlar olumlu sonuçlar verdi. Örneğin Uruguay’da 2004 yılında su üzerine anayasal değişiklik öneren bir referandum sonucu, su hakkı anayasaya dahil edilip, su hizmetlerinin doğrudan kamu eliyle yürütülmesi kanunlarla güvence altına alındı. Bolivya’da ise 2000 yılına damgasını vuran “Cochabamba Su Savaşları”nın önemli bir sonucu olarak 2009 Anayasası’na şöyle bir madde eklendi: “Su ve temizliğe ulaşma bir insan hakkıdır, imtiyaz veya özelleştirme konusu olamaz”. İtalya’da 2007 yılında su hizmetlerinin tekrar kamu kapsamına alınması için başlatılan bir kampanya sonucunda 400 bin imza toplanarak referanduma gidildi. 2011’de gerçekleşen referandum sonucunda İtalya’da suyu ve su hizmetlerini özelleştiren mevcut yasalar %96 oyla red edildi.

Bu başarılar ülkelerle sınırlı değil. Bolivya’nın girişimiyle Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu toplandı, 124 evet ve 42 çekimser oyla su hakkını şu ifadelerle anlatan maddeyi kabul etti: “BM Genel Kurulu güvenli ve temiz içme suyuna ve hıfzıssıhhaya erişimin yaşamdan ve insan haklarından sonuna kadar faydalanılması için temel bir insan hakkı olduğunu kabul eder”. Türkiye çekimserler arasında yer aldı ama önünde sonunda su hakkını kabul etmek zorunda kalacak.

Sosyal mücadele

Elbette ki su hakkı mücadelesi sadece hukuksal boyutta yürüyebilecek bir süreç değil. Mücadelenin sosyal boyutu, en az hukuksal boyutu kadar önemli. Türkiye’de son yıllarda güçlenen bir baraj ve HES karşıtı hareket zaten mevcut. Bu potansiyelin, dünyanın çeşitli su hakkı mücadelelerinin potasında eriyerek ortaya çıkmış bir ortak mücadele birikimiyle buluşması gerek. Su hakkı kavramı tam da bu noktada birleştiricilik rolünü oynuyor. Su hakkı, şirket ve devletin değil, insanın, gelecek kuşakların, kurdun, kuşun ve akarsuyun hakkını savunuyor. Böylesine kapsamlı ve birleştirici bir kavramla yola çıkan bir hareketlenmenin umut verici olması da bu yüzden.